| İnan Kahramanoğlu |
Şeriata karşı
Liberal ve Marksist solun sefaleti: AKP kuyrukçuluğu AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne gelen süreç, sol içinde uzun yıllardır yaşanan bir dönüşümü tümüyle gözler önüne sermiş oldu. Kendisini Marksist, liberal, özgürlükçü olarak tanımlayan çeşitli sol çevreler bu süreç içinde AKP’nin, Türkiye’nin laik rejimini ortadan kaldırma ve yerine dinci bir faşizm kurma arayışlarının en önemli destekçisi olarak ortaya çıktılar. Bu anlayış, 28 Şubat öncesinde Şeriat provası yaparak laik sistemin yıkılışının “kanlı mı kansız mı” olacağını soran Erbakan’ın RP’sini destekleyen, üniversitelerde türbana özgürlük eylemleri düzenleyen ve 28 Şubat müdahalesi sonrasında da “Ne Şeriat ne darbe” sloganı ile Şeriata müdahale edilmesine karşı çıkan bir “sol” tavır olarak ortaya çıkmıştı. Bu “sol” bugün de gericilikle kol kola Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını destekleyen, türban serbestisi getiren Anayasa değişikliğini savunan, AKP’nin kapatılmasına karşı çıkan -ÖDP’li Ufuk Uras örneğinde olduğu gibi- ve “emekçilerin laiklik mücadelesi gibi bir sorunlarının olmadığı”nı söyleyen bir çizgide aynı tavrı devam ettirmektedir. Bu AKP kuyrukçusu sol; “Emekçi mücadelesi esastır” diyerek şehrin varoşlarında yaşayan emekçi kesimlerin de -üstelik en çok da bu kesimlerin- Şeriat kıskacına alındığı gerçeğini gözardı edip, emek mücadelesi gibi hayali bir alanda AKP’ye karşı sözde muhalif bir görüntü çizerek zevahiri kurtarmaya çalışırken, aslında AKP’nin Şeriatçı tüm uygulamalarının militan bir destekçisi olmaktan başka bir işe yaramadığını da gizlemeye çalışmaktadır. Bu sözde sol/sosyalist anlayış, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ve hatta daha da geriye götürülebilecek ve bugün Türkiye dışındaki bütün Müslüman ülkelerde toplumu Ortaçağ karanlığına mahkum eden Şeriat tehlikesini paranoya olarak değerlendirmekte, dahası, solun ve sosyalistlerin laiklik gibi bir dertlerinin olmadığını ve laiklik mücadelesinin solun gündeminde bile yer almaması gerektiğini öne sürmektedir. Bu çerçeveden hareketle de arkasına aldığı dış destek ve ülke içindeki Şeriatçı iktidar ve onun destekçisi tarikat sermayesi ve medyasının da tam desteğiyle Şeriata ve Şeriatçılara dost, Kemalizme ise düşman bir “ilericiliği” tüm topluma yutturma gayretlerini de artırarak sürdürüyor. Öyle ki, 2 Temmuz Sivas katliamının 15. yıldönümünü andığımız şu günlerde, bu sol bir yandan Sivas’ta yakılan aydınları anmakta ama bunu yaparken bu insanları kimlerin, niçin yaktığını nedense görememekte/göstermemektedir. Dolayısıyla bu çarpık anlayışla bakıldığında Sivas katliamının Şeriatçılar tarafından yapılmadığını ve Şeriat tehlikesinin paranoyadan ibaret olduğunu kabul edip, 37 aydını diri diri yakanların da cani uzaylılar olduğunu düşünmememiz için hiçbir neden yoktur! Şeriatçılar halkın temsilcisi mi? Bugün AKP kuyrukçuluğuna varan bu tür solculuğun temelinde, parlamenter demokrasinin sol adına kutsanması ve bu parlamenter mekanizma içinde oy çoğunluğunu arkasına alan AKP iktidarının da “halkın temsilcisi” olarak gösterilmesi gibi bir çarpık anlayış yatmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın durmadan yinelediği “milli irade” çarpıtması da bu sözde solculuğun temel düsturu haline gelmiştir. Oysa Türk sosyalistleri, parlamentarizmin halkın iktisadi tutsaklığına dayanan ve bu iktisadi sistem içinde kandırılan geniş halk yığınlarının düzen dışı bir arayışa girmesine engel olmak için sahte bir halk egemenliği söylemine dayanan bir sistem olduğunu yıllardır anlatmaya çalışmaktadırlar. Ama bugünkü solun bunu bile anlamasına imkan yoktur; çünkü bu sol zaten açıkça demokrasi ve özgürlük adı altında serbest piyasa rejiminin, liberalizmin, AB üyeliğinin en hararetli savunucusu durumundadır. Bu sol, ana tez olarak Amerikan sosyolojisinin Türkiye’de sol adına piyasaya sürülmesinden başka bir anlam ifade etmeyen Şerif Mardin’in “merkez-çevre” ve ondan önce de İdris Küçükömer’in ortaya attığı “Doğu-Batı” ayrımını merkez alır. Bu tezin politik mücadeleye yansıması ise iktidardaki ulusalcı-laik-Kemalist bürokratik merkeze karşı geniş halk yığınlarının temsilcisi olduğu iddia edilen İslamcı-muhafazakar hareketlerin sol adına desteklenmesi olarak ortaya çıkar. Böylelikle AKP, din devleti peşinde koşan, devlet içinde dinci kadrolaşma yürüten, yargıyı baskı altına alan, üniversiteleri ele geçirmeye çalışan, toplumu türbana ve kara çarşafa sokmak isteyen ve kısacası İslami bir yaşam tarzını devlete ve tüm topluma zorla dayatmaya çalışan ve bunu da Cumhuriyet’i yıkıp yerine bir Şeriat devleti kurarak gerçekleştirmek isteyen bir Şeriatçı hareket olarak değil, otoriter devlet yapısına karşı mücadele eden özgürlükçü bir “sol” parti durumuna kadar getirilir. Kemalizme ve laikliğe düşman “sol” teori Laiklik mücadelesi ise binlerce yıllık bir ileri-geri kavgası tümüyle unutularak, bu otoriter elit kesimin kendi iktidarını sağlamlaştırmak için kullandığı bir bahane olarak görülür. Elbette bu bakış açısındaki bir solun, Sivas’ta aydınları yakan zihniyeti, imam hatiplerden yetişen yüz binlerce Şeriatçı militanı, Kur’an kurslarından sadece bir yılda yetişen 1 milyonu aşkın öğrenciyi, inanılmaz bir oranla artan türbanlı kadın sayısını, Şeriatçı terör örgütlerinin artan faaliyetlerini, dinci sermayenin önlenemez yükselişini, tarikatçı medyanın ve devletin tüm kurumlarını ele geçiren, özellikle Emniyet içindeki tarikatçı örgütlenmenin ulaştığı boyutu ve pek çok komşu ülkede iktidarı ele geçiren Şeriatçı hareketleri anlamak ve açıklamak gibi bir derdi de yoktur. Zira bunların hepsi otoriter devletin kendi iktidarını korumak için uydurduğu sahte gerekçelerdir. Tarih, devlet ve sivil toplum arasındaki bir mücadele olarak alınmakta ve böylelikle de antidemokratik ve baskıcı tüm otoriter uygulamalar da Kemalizme mal edilmektedir. O nedenle gericiliğe karşı mücadele etmek yerine Kemalizme karşı mücadele etmek gibi bir “sol” politika bu tezin uzantısı olarak öne çıkarılmaktadır. Ama bu çarpık anlayış Kemalizmin 1938’den beridir uygulamadan kalktığını ve Türkiye’nin yetmiş yıldır otoriter, sağcı ve Amerikancı iktidarlar tarafından yönetildiğini, 12 Mart ve 12 Eylül gibi Amerikancı darbelerle Atatürkçü ve sol hareketin ezilip, kurulan faşist idarelerle dinci ve ırkçı yapıların beslendiğini ve bugünkü AKP iktidarının da bu sürecin son halkası olduğu gerçeğini de aynı biçimde yok saymaktadır. Yalnızca Türkiye için değil, Ortadoğu başta olmak üzere bütün Müslüman coğrafyanın en önemli sorunlarından birisi olan Şeriat karanlığını bir gerçeklik olarak bile kabul etmek istemeyen bu sol anlayış, aslında önemli bir teorik yanlışın üzerine oturmaktadır. Marksist teoriye göre kapitalizmin yayılışı Üçüncü Dünya’da geleneksel yapıları yıkmakta ve toplumu modernleştirmektedir. Marksizm, Batı merkezli bir ideolojik formülasyon olduğu için dinsel taassuba karşı olmakla birlikte, laiklik mücadelesine hiçbir zaman önem vermemiştir. Zira tıpkı Marksizm gibi Batı Avrupa’da gelişen kapitalizm, buralarda feodaliteyi yıkarken feodalitenin en önemli merkezlerinden birisi olan Kiliseyi de etkisizleştirmiştir. Rönesans ve Reform hareketleri ile Aydınlanma düşüncesi, burjuvazinin düşlediği toplum tasavvurunun gerçekleşmesi için bu dinsel yapının yıkılmasını zorunlu kılmıştır. Burjuvazi, Batı toplumlarında dinselliği bu şekilde yok ettikten sonra, bu ortamda doğan Marksist teori, karşısında toplumsal gericilik gibi bir sorun bulmamıştır. Bu nedenle Marks dini “halkın afyonu” olarak tanımlayıp karşı çıkmasına rağmen Batıda Hıristiyan Şeriatı gibi bir tehlike çoktan bitiği için laikliğe önem verme ihtiyacı hissetmemiştir. Bizim Marksistlerimizse burjuvazinin Batı Avrupa’ da olduğu gibi Türkiye’de de dinsel yapıları tasfiye edeceğini öngörmekte ve laikliğin gelişimini üreteci güçlerin yani kapitalizmin geliştirilmesine bırakmaktadırlar. Oysa Türkiye’de ve genel olarak Üçüncü Dünya’da kapitalist gelişme, dinsel yapıları tasfiye eden değil, tam tersine toplumsal yapının bu en geri iktisadi unsurlarına dayanan bir kapitalizm inşaa etmektedir. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin hem Şeriatçılıkta hem de piyasacılıkta başa güreşen bir parti olması şaşırtıcı olmamaktadır. Ama Marksist teorinin 19. yüzyıl Avrupa yorumuna takılan solcularımız “AKP piyasacı olduğuna göre Şeriatçı olamaz” demektedir ki fena halde yanıldıklarını anladıklarında umarız çok geç olmaz! Türkiye Komünist Partisi eski Genel Sekreteri Nabi Yağcı da, Taraf gazetesinde Neşe Düzel’le yaptığı söyleşide bunu; “Kapitalizmin potansiyeli bitmedi, üretici güçleri geliştirdi...Kapitalizm üretici güçleri hâlâ geliştiriyor.” şeklinde ifade etmektedir. Bu aslında çok da yabancı olmadığımız İdris Küçükömer’in üretici güçleri geliştirmek adına kapitalizmi savunan ama ne hikmetse kendisini sosyalist olarak tanımlayan hastalıklı teorisidir. Küçükömer’in ardılı bu “komünist”ler gerçi teoride ateisttirler ama laiklik mücadelesi de burjuvaların işidir ve bizim “komünistler” için oldukça “geri” bir uğraştır bu. Atatürk’e ve onun yürüttüğü laikliğe karşı çıkılmasının da arka planında bu yatmaktadır. Ama bu işbirlikçi sol, bütün o teorik numaraların aslında pratikte sadece AKP’nin desteklenmesine yaradığını görememektedir. Emperyalizmin hizmetindeki Şeriatçılık Bu sol, emperyalizm ve Şeriat arasındaki işbirliğini de aynı biçimde ulusalcı paranoya olarak görür. Oysa emperyalizm, hakimiyet kurmaya çalıştığı ülkelerde toplumsal gericiliğin en büyük destekçisi olarak öne çıkar. Böylelikle sömürgeleştirilmeye çalışılan ülkelerde emperyalist hegemonyaya karşı çıkacak bir milliyetçi direniş, Şeriatçılığın kozmopolit, ulus düşmanı ve vatan savunmasını umursamayan anlayışı sayesinde engellenmiş olur. Geçtiğimiz haftalarda televizyonda Atatürk’ü sevmediğini, Humeyni’yi sevdiğini söyleyen türbanlı genç kızın; “İngiliz egemenliğinde olsaydık dinimizi daha rahat yaşardık” sözü emperyalizmin Şeriatı neden desteklediğinin en çarpıcı yanıtıdır aslında. Burada Ulusal Sol ve diğer sol arasındaki temel ayrım noktası daha da belirginleşmektedir. Marksist teoriden beslenen sol, laiklik mücadelesine değil emekçi mücadelesine endekslenmiştir. Laiklik mücadelesi vermekse zaten toplumdan tecrit olmuş bu solun toplumdan daha da kopmasına neden olacağı için, dinciliğe ve her türlü idealizme karşı mücadele devrimden sonrasına ertelenecek, güncel politikada ise dinci kesim, gerçek bir özgürlükçü politika içinde sol saflara kazanılacaktır. Böyle bir bakış açısı ise Şeriata karşı mücadele eden milliyetçi ve laik karakterli Ulusal Sol’a karşı Şeriatçılarla aynı safta çarpışan bir “sol cephe” yaratır. Bunun adı da ilginçtir; “demokrasi cephesi” olmaktadır. Burada “AKP demokrat mı?” sorusu da ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı çok açıktır ama “AKP demokrat değil” demek bu solu ikna etmeye yetmeyecektir. O halde; “Çevre merkezi ele geçirdi, Türkiye şimdi demokrasi rotasına girdi” diyerek AKP faşizmini alkışlayan sol, örneğin Afganistan’da Taliban’ın iktidarı ele geçirmesini de demokratikleşme olarak kabul ediyor mu? Ya da İran’da Şah rejimini yıkan Humeyni yanlılarının da aynı şekilde demokrat olduklarını düşünüyor mu, doğrusu merak ediyoruz. Burada temel yanılgı Şeriatçı hareketin özgürlüklerden yana olduğu yanılsamasıdır. Sanılmaktadır ki; Şeriatçı hareketin amacı özgürlükçü bir toplum kurmaktır ve Şeriatçılara oy veren kitleler de özgürlüklerin genişletilmesini isteyen kesimlerdir ve özgürlük mücadelesi veren tek kesim de Şeriatçılar olduğu için geniş halk yığınları Şeriatçı hareketin peşinden gitmektedir. Oysa yaşanan gerçek bunun tümüyle karşıtıdır. Şeriatçı hareket özgürlük söylemini sadece kurmak istediği dinci faşizme karşı gelişecek toplumsal tepkiyi zayıflatmak ve gerçek hedefi olan Şeriat devletine geçişte önündeki engelleri ortadan kaldırmak için bir taktik olarak kullanmaktadır. Bugüne kadar Şeriatla yönetilen ama topluma özgürlük getiren tek bir Şeriatçı devlet örneğinin bile olmaması ama istisnasız bütün Şeriatçı rejimlerin en baskıcı ve yasakçı otoriter rejimler olması bunun en açık kanıtıdır. Yani Şeriatçının özgürlüğü sadece Şeriatçı bir devlet ve toplum kurma özgürlüğüdür. Tayyip Erdoğan’ın; “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince o tramvaydan ineriz” sözü aslında Şeriatçının ne yapmak istediğinin kanıtıdır. Bizim saf özgürlükçü solun aksine, Şeriatçı oldukça uyanıktır. Özgürlükleri savunmak adına bu sözde soldan gelen destek, Şeriatçının toplumsal alanda meşruluk kazanmasına yardımcı olmakta, Şeriat tehlikesini toplumun gözü önünden uzaklaştırmaktadır. Ama Şeriatçı harekete verilen bu desteğin bugüne kadar ne Türkiye’de ne de Müslüman coğrafyada solu geliştirdiği görülmemiştir. Ama İran örneğinde olduğu gibi iktidarı ele geçiren Şeriatçıların önce solcuları katletmesi, her seferinde gerçekleşen ama bir türlü ders alınamayan bir vakadır. Gericiliğe karşı sosyalist tavır Bu tür bir solculuğun göremediği şeyse dinin sadece bir düşünce sistemi değil bundan çok daha öte gündelik yaşamı tümden düzenleyen bir toplumsal kurallar bütünü olduğudur. Şeriatçı hareketlerin de temel amacı, tam da bu nedenle hep bir din devleti kurmak ve toplumu da bu dini kurallarla yönetmek ve dönüştürmektir. Şeriatçının türban konusundaki ısrarı bu açıdan önemlidir. Çünkü dinsel bir yaşam tarzının toplumda kabul görmesi dinci bir devlet ve toplum tasavvurunun ilk adımıdır. Sosyalist de bu noktada en az dinci kadar uyanık olmak ve Şeriatın günlük alandaki yansıması olan türbana karşı çıkmak zorundadır. Tabii ki bu da tek başına yeterli değildir. Gerçek sosyalist bu toplumsal gericiliği ortadan kaldırmak için hem bu gericiliğin siyasal uzantılarıyla hem de bu gericiliğin dayandığı iktisadi yapı ile mücadele etmek zorundadır. Atatürk’ün laiklik anlayışının önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Kemalist Devrim asla din düşmanı bir çizgi izlememiştir. Aksine, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, Kuran’ın Türkçeleştirilmesi, ezanın Türkçe okunması gibi pek çok değişikliği gündeme alarak dinsel taassubu denetim altına alarak dini kontrollü bir biçimde toplum hayatının dışına atmaya ve toplumu laikleştirmeye çalışmıştır. Bu laikleştirme projesininse iki önemli dayanağı olmuştur. Birincisi milliyetçiliktir. Kemalist laiklik dinsel inancın yerine çok daha güçlü bir tarihsel ve toplumsal kimlik olan milli kimliği koymuştur. Tam da bu noktada TKP örneğinde olduğu gibi gericilikle mücadeleyi önemseyen ama bunu Batı tipi bir aydınlanmacılık temelinde yapan fakat gericiliğin ve emperyalizmin ezilen dünyadaki panzehiri olan milliyetçiliği reddeden Batılı sol anlayışın da çıkmazını vurgulamak gerekmektedir. İkincisi ise; iktisadi yapıdan kaynaklanan geri üretim ilişkilerinden beslenen gericilikle mücadele, halkçı-devletçi bir ekonomik programla birlikte ilerletilmiştir. O nedenle bugün de AKP faşizminin Şeriat hayallerin engelleyecek gerçek bir sosyalist örgütlenme ihtiyacının temel programı yine Atatürk’ün Altı Ok programıdır. Altı Ok çizgisi, gericilikle mücadeleyi, emperyalizmle mücadelenin olmazsa olmaz gereği sayan milliyetçi ve halkçı bir toplumsal devrim fikriyle birlikte yeniden solun temel yönelimi yapılmak durumundadır. Bu noktada milliyetçilik ve antiemperyalizmden soyutlanmış bir sol anlayış ile masonik bir laikliğe indirgenmiş ve soldan kaçan bir Atatürkçülük, Türk sosyalistlerinin mücadele etmesi gereken iki yanlıştır. Şeriata ve emperyalizme karşı mücadele dün olduğu gibi bugün de Türk sosyalistlerinin görevidir ve ancak bu güçler tarafından başarıya ulaştırılabilecektir.
|