07.07.2008/Sayı:194
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


 Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Vedii Bilget

“Faşizm”in temellerini atanlar

Faşist düşüncenin ilk temelleri MÖ 4. yüzyılda yaşayan Yunan düşünürü “Kallikes”e dayanır. “En güçlü olan kimse haklı olan da odur” der. Doğa, güçlünün zayıfa egemenliği esasına dayanır. En güçlü en zayıfa söz geçirecek ve ondan daha varlıklı olacaktır.

Platon, Kallikles’in düşüncesini, devlet yönetimi biçiminde ele alıp savunacak ve kurallara bağlayacaktır. Adalet devletin özüdür. Adaletin özü ise herkesin kendi işini görmesi, başkalarının işine karışmamasıdır. Platon’un devleti yüzyıllar boyunca süregitti. Platon budur işte. Faşizm düşüncesinin Platon’dan sonraki selefleri ise l6. yüzyılda yaşayan Nicolo Machiavelli ve Jean Bodyn, 17. yüzyılda yaşayan Thomas Hobbes ve John Austin’dir. Machiavelli’ye göre devletin varlık koşulu kuvvettir. “Hükümdar” adlı yapıtında şöyle der: “Sicilyalı Agothocles, bir sabah sanki ülke işlerini konuşmak içinmiş gibi, Senato’yu ve halkın ileri gelenlerini toplar, askerlerine bir işaret verir ve bütün senatörleri ve en zengin hemşehrilerini kılıçtan geçirttirir. Onlar ölünce de hükümdar olur. Hiçbir muhalefetle karşılaşmadan saltanat sürer. Agothocles’in davranışı incelenirse, hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı görülür. Devleti iyi yönetmek, hem askeri güç kullanmayı bilmekle ve hem de muhalefetin yönetimini engelleme tehlikesini ortadan kaldırmakla mümkündür.” Machiavelli, faşist yönetime askersel gücü de katmıştır ve muhalefete izin vermemektedir. Jean Bodyn ise “Egemenlik bir devlete vatandaşlar ve uyruklar üzerindeki en yüksek mutlak ve sürekli kuvvettir” demekte ve bir kral veya egemen yasalar ile ilgili olamaz, yöneten kendi yasalarını koyar. Tanrıdan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir demiştir. Thomas Hobbes’a gelince, devletin bizzat kendisinin de yasalara uymak zorunda olduğu düşünce ve tutum, onun ortadan kalkması sonucunu getirir. Devlet en üstün kuvvettir. Yasalar devletin üstüne çıkarılamaz. Düzen, devlet egemenliğidir. John Austin: hukuk, akıl sahibi bir varlık üzerinde sözünü geçirebilecek bir diğer akıl sahibi varlığın mutlak egemenliğini sağlaması için konulmuş kuraldır. Devlet yasasının dört önemli özelliği vardır. Buyruk, yaptırım, görev ve egemenlik. Hukuk kuvvetli olanın, kuvvetsiz olan üzerindeki üstünlüğüdür. Devletler hukuku ise uluslararası bir töredir. Ulusal hukukta olduğu gibi, bunda da, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesidir.

Austin’den sonra 1789 devriminin getirdiği düşünce ve toplumsal yapılanma ortamında bir Alman, Karl Von Savingy “Tarihsel Hukuk Okulu”nu kuracaktır. Hukuk yasama meclislerinde değil halk ruhu tarafından yaratılır. Toplumda en belirgin ifadesini bulur. Avrupa’da birçok hukuk öğretiminin temelinde bu düşünce yer almıştır. Çağımızda hukuk öğrenimi veren birçok ülkede Savingy’nin Tarihsel Hukuk Okulu anlayışı temel sayılmaktadır. Yasama meclisini, yani halkın tümünün temsilini yadsıyan bir mantık halkın egemen kesiminin ruhundan söz etmektedir. Ve bu en tehlikeli dayatmadır. Buna modern hukuk deniliyor işte. Sıra modern devleti belirlemeye gelmiştir. Bu konuda bayrağı Savingy’den alacak olan Johann Gotlieb Fichte, devletin en önemli amacı, anavatan aşkıdır, her şey anavatan içindir. Devlet kendi kendine yeten bir ülke olmalıdır. Devletin insansı yönü, yüce ulusun sürekli ve sonsuz gelişimi için de bir araçtır. Fichte faşist devletle birlikte ırkçı devleti de savunmuştur. Genel olarak idealizmin ve özel olarak da Alman düşüncesinin en son ve en büyük temsilcisi “Friedrich Hegel”, Alman Anayasası incelemesinde; “İnsan için hürriyetin en güzel ifadesi Prusya kralına itaattir” demiştir. Toplum hükümdarsız olursa ancak şekilsiz bir kalabalık olur. Anayasa, devletin egemen ifadesinin kurallar bütünüdür. Bir monarkı, bir önderi, bir egemeni olmayan anayasalar, anarşinin ve kalabalığın anayasalarıdır. Devlet odur ki anayasası monarkına, liderine, egemenine itaati temel alır. Devletin fert üzerindeki hakimiyeti mutlaktır. Devlet ferdin ruhudur. Ferdin ruhunu alem ruhu kılar. Devlet, alem ruhunun en yoğun teşekkül ettiği sahadır. “Marx” Hegel’in baş aşağı çevirdiği şeyleri ayakları üstüne koyarken, ilk önce devleti ayakları üstüne koymuştur. “Marchais’eye göre Marx’ı Hegel’e karşıt kılan en önde gelen şey özdekçiliğin idealize edilmiş biçiminden çok devleti mutlak egemen kılma mantığının emekçilerin sürekli köleliğini koşullama anlayışıdır. Faşist felsefecilerinin en tehlikelilerinden olan “Thomas Carly” için toplumdaki on kişiden dokuzu aptaldır. O zaman nasıl olur da bu aptalları seçim sandığına gönderip oylarıyla devlet düzenini ve vatanımızın devamını sağlayacak hükümetin oluşmasını beklersiniz? Kuvvet tüm değerlerin ölçüsüdür. Size ters geleni yapsa da aldırmayın. Kuvvet sonunda doğruyu bulur. Kuvvete muhalefet etmeyiniz demiştir. “Friedrich Nietsche” faşizmin övgüsünü yapmamıştır. Faşist bir devlet özlemi ve gerekirliğini ortaya koymamıştır. Fakat demokrasiye tamamen karşıdır. Demokrasiye öylesine kararlı bir kin beslemektedir ki, altını çizdiği her düşün faşizme gerekçe oluşturacaktır. Nietsche devlete de karşıdır. Devlet bütün dillerde yalan söyler. Devlette her şey sahtedir. İnsan, insan olarak dünyaya hükmedecektir ve devleti kullanacaktır. Demokrasinin kölesi olmayınız, barışı sevmeyiniz, insan savaştır, barış kısa sürmelidir. Hak güçlünündür. Hak üstün insanındır. Faşizmin teorisyeni Giovanni Gentile: Hak, kuvvet ve şiddettir. Amaç yolunda her araç kutsaldır. Yalnız ve yalnızca savaş bütün insansı enerjiyi doruğa taşır. Ve savaşçı toplumlara soyluluk damgası vurur. Antlaşmalar ebedi değildir. Tarihin birer bölümüdür. O an öyle yapılması gerektiği için antlaşma yapılmış söz verilmiştir. Antlaşmalar ve sözler tarihi belirleyemez. Tarihi belirleyen antlaşmaların yırtılıp atılmasını, verilen sözlerin unutulmasını gerektiren enerji dolu anlardır. Faşizm, devleti tüm halkların temeli ve onu oluşturan bireylerin sahip olduğu tüm değerlerin kaynağı olarak görür. Devlet bir sonuç değil bir ilkedir. Devlet bireylerden önce gelir. Faşizmi faşizm, insanı insan, devleti devlet yapan güce, hükümdarın konumuna dinsel bir inanç gibi tapınacak ve amade olacaktır. Faşizm; Tanrının tabiata lütfettiği güçlü olanın zayıf olana egemenliği yasasına sadık kalarak tabiatın ve insanların daha da mükemmel gelişimini hukuka bağladığı içindir ki, tamamen yüce bir dinsel kavramdır.

“İnsanlar özgürlük değil, ekmek istiyorlar” diyerek sahneye çıkan faşizmin pratisyeni Benito Mussolini’dir. Ve diyecektir ki; “İnsanlar zor altında olmadıkça asla iyilikte bulunmazlar, asla üretmezler, asla insan olamazlar. Hepsi bu işte.”

Faşizm, bir politika mıdır? Politika nedir? Önce bunun yanıtını alalım. Felsefe Ansiklopedisi’nde Orhan Hançerlioğlu; “Politika, sınıflı toplumlarda siyasal amaçları devlet aracılığı ile gerçekleştirme çabasıdır. Devlet işlerinin, yönetiminin, faaliyet biçim ve içeriğinin belirlenmesi işine karışmaktır” diyor. Materyalist Felsefe Sözlüğü’ne göre; “Politika, sınıflar arası ilişkiler ve sınıfların temel menfaatlerinin yansıdığı alandır. Devlet işlerine katılma, devlete yol gösterme, devletin faaliyet şeklinin, amacının ve muhtevasının belirlenmesi işidir.”

Faşizm felsefesinin tümünün ortak içeriği ne diyordu? Devlet güçlünün elinde olacaktır. Güçlü zayıfı, akıllı aptalı yönetecektir. Bu durumda politikanın ana ilkesi olan devlet işlerine karışma devlet faaliyetini ve içeriğini belirleme işi ortadan kalkmaktadır. Sonuç olarak sorduğumuz sorunun yanıtı, faşizm bir politika değildir. Sonuçta, faşizm tümüyle bir araçtır. Enrico Berlinger’in öz ve yetkin ifadesiyle, ruhsal tedirginlik karmaşadan çekince, sorunları yeterince algılayıp çözümleme yetersizliği ve tembelliği, sorunlar ile birlikte yaşama cesaretinden yoksunluğu olanların tüm bunlara fakat temelde kendi kendilerine kızgınlıklarının ifadesidir. Bireyde bu ruh halinin varlığı tüm çevresinin dağılmasına bu kızgınlığın devlete egemenliği, tüm bir toplumun yok olmasına neden olur.

Ve Türkiye’ye yansıyan

Faşizmin siyasetsiz siyasetindeki şiddet özelliği, ülkemizde doğrudan değil hep dolaylı yollardan gündeme oturmuştur. “Monarka mutlak itaat”i padişahı alaşağı ederek yadsımış, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesi anlayışını antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı’yla bozguna uğratmış, güçlünün egemenliğine teslimiyet yerine güçlüye karşı zayıfı savunmayı kültürel doku kalıtı olarak benimsemiş, Tanrıya değil halkına hesap veren bir devlet yapısı kurgulamış, devlet egemenliği değil halk egemenliği için çok partili sisteme geçmiş, muhalefeti ortadan kaldırmaya yeltenen bir iktidarı alaşağı etmiş, hukukun güçlü olanın güçsüz üzerindeki yaptırım gücü olmasını 1961 Anayasası ile engellemiş, tüm değerlerin ölçüsü olarak kuvveti değil emeği görmüş bir toplumsal dokuya ulaşmış Türkiye Cumhuriyeti, bu yapısallığını perçinlemeye yöneldiği süreçte faşizmin azgın saldırılarıyla karşılaşmıştır. 1960’ların son yıllarında başlayan bu saldırganlık, kimi dönem açık kimi dönem de kapalı faşist çıkışlarla ülkenin geleceğini sürekli sislendirir olmuştur. Kitleleri yılgınlığa, bozguna, teslimiyete koşullamaya çalışmıştır.

Peki bir siyaset değil bir araç olan faşizm, kimin ya da kimlerin aracı-maşası olarak devreye girmiş ve girmektedir ülkemizde? Bu sorunun yanıtı derin irdelemeler, varsayımlar, öngörüler ya da komplo teorileri kurgulama gerektirmeyecek denli açıktır: Platon’dan Machiavelli’ye, Bodin’den Hobbes ve Austin’e, Savingy’den Fichte’ye kadar tüm faşizm sözcülerini benimsemiş -ama daha da önemlisi- Carlyle’ı temel devlet felsefesinin altyapısına koymuş, “Kuvvete mukavemet etmeyiniz” şiarını askersel birliklerine değin indirgemiş, deniz piyadelerine “Barışı sevmeyiniz, insan savaştır” deyişini yineleye yineleye ezberletmiş ve henüz birkaç yıl önce bizzat Başkan George W. Bush’un Austin’den açık açık alıntı yapıp “Devletler hukuku, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesi esasına dayanır. Dünya düzeninin devamı için önde gelen koşul budur” diye Camp David arenasında bağıran Amerika Birleşik Devletleri’dir!

Uzunca bir süredir “Kürt sorunu”nun ırkçı-faşist bir ivmelenme gösterdiği, “Kürtlük dayatması”nın giderek ırkçı-faşist bir saldırganlığa dönüştüğü, hükümetin başının kendini Machiavelli’nin “hükümdar”ı sanıp “Devleti iyi yönetmek... muhalefetin yönetimi engelleme tehlikesini ortadan kaldırmakla mümkündür” uygulamalarına giderek “Yöneten, kendi yasalarını koyar... Tanrıdan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir” havasında esip gürlediği ortamda, ülkemiz kapkaranlık labirentlere sürüklenmektedir.

Kendine stratejist sanı verenler, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile birlikte Birleşik Devletler Amerika’sının da lime lime çözüldüğünün, bunu önlemek adına dünya ölçeğinde saldırganlaşıp daha da faşist virajlar aldığının ayrımında bile değiller. Amerikan saldırganlığının, Washington yönetiminin ülkesi içinde ve dışındaki açık faşist uygulamaları ülkemizi de sarsmaktadır. Tüm faşist vakalar vakaları da tespit edecektir elbette. ...ruhsal tedirginlik, karmaşadan çekince, sorunları yeterince algılayıp çözümleme yetersizliği... sorunlar ile birlikte yaşama cesaretinden yoksunluk olduğunu ve bunun da somut bir korku ifadesi betimlediğini kimse görmüyor, görmek istemiyor. Irak’taki son gelişmeler karşısında “Ne yani sonunda Amerika ile mi savaşacağız?” korkusunu apaçık dile getirenler, bu açık korkularıyla ülkeye her geçen gün daha da dayatılan faşist gerilime teyelleniyorlar.

Ülkemizde sayıları giderek artan ırkçı-dinci-faşist araçları kullanan el ortadadır. Bu el, Irak’tan başlayıp Türkiye’yi de sarmalayan ve Ön Asya’yı içeren yok etme planlarını bir bir tezgaha sürerken, biz böylece oturup oyunu seyredecek, korkaklaşarak faşizmin anaforuna mı kapılacağız? Yoksa, çağdaş uygarlığın aydınlığında varlaşmış ilerici, devrimci ve tam bağımsız Mustafa Kemal Türkiyesi’nin yiğit halkı, emek güçleri ve onların silahlı kuvvetleri, faşizme ve onu kullanan düşman ele karşı hep birlikte karşı çıkacak mıyız? Günün sorusu ve sorunu budur.

Bir ulusun var oluş gündemi, yarına ilişkin umut ya da umutsuzluk varsayımlarına indirgenemez. Tarihi yapan insanlardır. Oluş, olmak ile olmamak arasındaki bir yeğ değil milli varlığımızın öz güçlerinin bütünleştiği bir yenileme ve aşma eylemidir. Bu eylem, günün koşullarını aşma yolunda gelişme ve ilerlemelerin somut dayanağını, toplumu kuşatan mekanik tepkilerden onu kucaklayacak dinamik etkilere sıçramada bulabilir. Bu sıçrayış ulusu yönetenlerin topluma yansıttıkları görüşleri ve kabullenmeleri olumsuzlukları aşmakla olasıdır aynı zamanda. Böyle olunca, bu aşmak eylemi yerellikten evrenselliğe açılımı da birlikte getirir. Evrensellik, tüm çerçevelenmiş simgelerin geçmişe gömülmesinin anahtarıdır. Ulusal var oluşun bağımsızlıkla tümleşmesi, tarihin izleyicisi değil, yapıcısı konumuna yükselmek demektir. Tinsel eğilimlerin önüne maddesel gerçeğin nesnel dünyasını yerleştirmektir. Uluslararası dünyada, eşit uluslardan biri olmak, kendi değerler eksenini saptamak ve karşılıklı ilişkiler dengesini bu eksene oturtmak anlamındadır. Atatürk’ün tüm ulusal güçleri bu yolda ivmelendirilmektedir. Demem o ki, Mustafa Kemal Türkiyesi antiemperyalistleri olarak baş düşmanlarımız emperyalistlerle amaç birliği düşlemeye paydos. Sevr yanılgısını sürdürme yanılgısındaki emperyalistler nasıl olur da doğruya varırlar ki?

Günümüzün ve yarınlarımızın gereksineceği bağımsızlık güvencesi, bağımsızlık bilinci Lozan’dır. Lozan Antlaşması, Lozan deneyimi bağımsızlığımızı buyuruyor çünkü. Siyasal gücümüzü, bağımsızlık gücümüzü bu buyruktan, Lozan’ı yaratan Mustafa Kemal’den alacağız.

Anayurt halkımızın üzerinde yaşadığı toprak parçasıdır. O toprak parçası, üzerindeki kurum ve ilişkilerin tümünü kapsar. İçinde yaşanılan toplumsal, kültürel, iktisadi ve siyasal çevredir. Giderek, yurt insanlarımızın üzerinde doğup yaşadığı yerdir. İnsanlarımızın yurdu üzerinde bağımsız ve mutlu olarak yaşadığı yerdir. Var olan yaşam koşullarını değiştirmek, daha uygar, daha çağdaş ve gönençli bir siyasal, ekonomik toplumsal yaşam çevresini geçerli kılmak için çalışan, bağımsız örgütlenme ve eylemde bulunan düşmanlarına karşı yurdumuzu savunanlar gerçek yurtseverlerdir. Anamalcı sınıf için yurt parasal çıkar anlamındadır. Başka bir toprakta daha çok kazanacağını saptarsa sermayesini toplar, hemen oraya göçer.

Gerçekte emekçilerimiz yurdunu en çok sevenlerdir. Çünkü yaşadığı toprağını bütün halkımızın yurdu yapmak için yüzyıllardır ölesiye çalışmaktadırlar. Mustafa Kemal kendisini de bir savaş emekçisi olarak görmekteydi. Yurtseverliğinin ve antiemperyalist tutumunun özü bu bilinçten kaynaklanıyordu. Onurlu ve bağımsız Türk halkımızın ana yurdunu düşmanlarımıza peşkeş çekip satanlar kimdir? Kimin sözcüsüdürler. Faşist ABD emperyalizminin, faşist Avrupa emperyalistler birliğinin sayelerinde sayeban olan iktidar mı? Onurlu ve bağımsız Türkiye halkı bunun yanıtını bekliyor! Kim verecek?

“Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı değerli Vural Savaş; ‘Maskeleri düşüyor, böyle Milli Savunma olur mu?’ dedi”

“Türkiye’nin Milli Güvenlik Stratejisi” adlı eserin de, yazarı olan Prof. Dr. Nurullah Aydın Şen şu belirlemeyi yaptı.. “PKK terör örgütünü besleyen, koruyan, eğiten, istihbarat, lojistik, destek sağlayan NATO müttefikleridir. ASELSAN’da Türkçe yazılım çalışma projesini yürüten iki uzmanın şüpheli ölümle devre dışı bırakılması hâlâ aydınlatılamamıştır. Bu olayın ardından Türkçe yazılım çalışmaları da durdurulmuştur. Çünkü, Türk Hava Sanayi ve Kara Zırhlı Birlikleri Atış Sistemleri, NATO ortak düşman tespitine göre kodlanmıştır. Buna göre de yazılım kodları şifrelenmiştir. ABD Türk savaş uçaklarında elektronik mekanizmayı kilitlediğinde Türk Hava Kuvvetleri uçakları bomba atamaz. Bu aynen kişisel bilgisayarlardaki şifre gibidir. Şifreyi bilmezseniz bilgisayarı da açamazsınız.”

***

Şimdi de CHP Milletvekili Onur Öymen’e kulak verelim: Bir askeri güce sahip olmak sadece silah sistemlerine sahip olmak demek değildir. O silahları kullanma hakkına da sahip olacaksınız. Biz Kıbrıs Harekatı’nı yaptığımız için ABD Kongresi bize askeri ambargo uyguladı. Aldığımız, parasını ödediğimiz silahların yedek parçasını vermediler. Bizim uçabilen uçaklarımız fırlatma iskemlesi olmadan uçtu. Uçaklarımız düştü. Pilotlarımız kurtarılamadı. Şehit verdik. Bize elimizdeki silahları kullandırtmadılar. Almanya’dan bazı askeri teçhizat aldık. Türkiye bunları Güneydoğu’da PKK’ya karşı, teröre karşı kullanıyor diye bir NATO müttefikimiz olan Almanya Türkiye’ye ambargo uyguladı. Bütün buların bilinmesine rağmen 11 milyar dolar ödeyerek 100 adet F-35 satın alınmasını öngören anlaşma Mayıs 2008’de TBMM’de görüşüldü ve süratle kabul edildi. Neden? ABD bu uçakların yazılım kodlarını vermiyor. Vermeyince de milli yazılımı monte edemiyoruz. Parasını ödeyerek aldığımız uçakları düşmanlarımıza karşı kullanamıyoruz. Bu uçakları bu durumda alanlar kimlerdir? Silahlı Kuvvetlerimize danışılmadan bu uçakları alan hainler kimlerdir? ABD’nin düşman saymadığı füzeler ve benzer radar güdümlü tehditlere karşı savunmasız kalıyoruz. PKK ABD malı füze kullanırsa uçaklarımız keklik gibi avlanacak. Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt devleti de, herhalde ABD füzeleri kullanacak ve bizim uçaklarımız bir çatışma halinde o füzelere karşı etkisiz kalacak. Yunanistan’la çatışma halinde de o uçakları kullanmak mümkün değildir. Türkiye’nin son satın aldığı 30 adet F-16 Blok 50 uçağında da milli yazılım yoktur.”

CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, milli yazılımsız uçaklara verilen adı TBMM’de açıkladı: “Uçan soba borusu!” ABD milli yazılımı neden vermiyor? Amerika’nın bölgesel çıkarları için uygun olmayan strateji seçeneklerine Türkiye’nin başvurmasını önleme ABD bize F-35’leri teslim ederken, yazılımında kimleri dost saydıysa onlarla dost olacağız. Onlarla dost kalacağız. Uçağın yazılım programının yani kaynak kodlarının düşman olarak algıladıklarını ise hep hasım kabul edeceğiz. Etmek zorunda kalacağız. Kullanmayacağımız savaş araç ve gereçlerine milyarlarla dolarları ABD’ye haraç verenlere söylüyorum. Bizim için, milli güvenliğimiz için ulusal kararlarımızı hep ABD’ye mi verdireceğiz. Sizlerde ulusal onur hiç yok mu? Yineliyorum. Ulusal kararlarımızı hep ABD’ye mi verdireceğiz?

Büyük vatansever “Deniz Gezmiş’”in faşist ABD emperyalizmine karşı bağımsızlık eylemlerini ülkemize yabancılaştıranlar vatan hainleridir. Türkiye’mizin milli savunma politikası Mustafa Kemal dönemi politikasıdır. Mustafa Kemal yaşadıkça bu politika da yaşatılmıştır. Mustafa Kemal yitince, Mustafa Kemal dönemi dışındaki tüm iktidarların politikaları, faşist emperyalistlerin kul ve kölesi olan iktidarların politikaları olmuştur.

***

Faşist ABD emperyalizminden satın alınan bütün silah, araç ve gereçlerin düşmanlarımıza karşı kullanılamaz durumunu çözen ve silahlarımızı kullanılır hale getiren büyük vatansever yüksek mühendislerimizi bu başarılarından dolayı öldürten kaçak, kalleş ve korkak faşist ABD emperyalizminin paralı uşaklarıdır. Aramızda yüzlercesi dolaşan CIA ajanlarıdır. Bu büyük vatansever vatandaşlarımızı saygıyla ve rahmetle anıyor ve selamlıyorum. Kurtuluş Savaşımızın, kurtuluş davamızın Mustafa Kemal cephesi ordularının devamından yanıt bekleyen onurlu Türkiye halkımızla birlikte yineliyorum. Günümüzün ve yarınlarımızın gereksineceği bağımsızlık güvencesi, bağımsızlık bilinci Lozan’dır. Lozan Antlaşması, Lozan deneyimi, Lozan zaferi ve bağımsızlığımız buyuruyor çünkü. Siyasal gücümüzü, bağımsızlık gücümüzü bu buyruktan, Lozan’ı yaratan dahiler dahisi Mustafa Kemal’den alacağız.

Uygarlaşmamızın, kültürleşmemizin, çağdaşlaşmamızın, bir tarafta “alayiş-i ziyade”leştirilmemizin, diğer tarafta tümüyle “kıyafet-i harabat”laştırılmamızın “mütalaa fecaat” ırzına geçtiler. Bütün bu olumsuzlukları sürekli olarak oluşturan iktidara ve dayanağı faşist ABD emperyalizmine karşı Mustafa Kemal Türkiyesi cephesi ve onurlu Türk Ulusu olarak susacak mıyız? Bağımsız Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı cephesi ordularının devamından bu yanıtı bekleyenlerin başında onurlu Türkiye halkımız gelmektedir.

Mustafa Kemal Türkiyesi cephesi devrimleriyle özdeşleşen, “Büyük Türk Milleti”nin bilgilerine arz ederim.

Not: “Faşizmin temellerini atanlar...” yazısı “Beyazıt Devlet Kütüphanesi”nde 1971’de yaptığım araştırma ve inceleme sonunda oluşan önemli bir bilgi derlemesinin özetinin özetidir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe