| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
İran’ın üzerinde uzun süreden beri kara bulutlar dolaşıyor. Bunun ne anlama geldiği konusunda bu süreli yayında ve başka yerlerde son yıllarda birkaç yazım yayınlandı. Onlara başlıklarını ve tarihlerini belirterek göndermeler yapmayı gereksiz buluyorum. Geçmişte söylediklerimi yineleyecek değilim. Ancak, Bush yönetiminin savaşa yönelik diplomasiyi bir sanat gibi geliştirdiğini belirtmeliyim. Irak Savaşına giden olaylarda bunu uyguladı. Beyaz Saray aynı oyunu İran’a da tezgâhlamak isteyebilir. Müdahalesini İran’ın komşularındaki hava üslerinden ve Basra Körfezi’ndeki iki uçak gemisiyle olabildiğince sınırlı tutmağa (yani, kendi askerinin ayağını İran toprağına bastırmamağa) ve kimi yanlışlarını yinelememeğe çalışarak. Bu sınırlara karşın, çatışma yıkıcı bir savaşa dönüşebilir ve bölgemizdeki gerilimler çok tehlikeli biçimde tırmanır. Bir yoruma göre, Amerika da, İsrail de yalnız Tahran’daki şimdiki iktidarı değil, İran’ı zayıf düşürmek, orada da kukla yönetimler oluşturmak, olabilirse bölmek ve petrolünü de (Irak’taki gibi) ele geçirmek istiyor. Bush ve yardımcısı Cheney yakın geçmişte silâhlı bir saldırının olasılığı üstüne zaman zaman açıklamalar yaptılar ve ABD ve/ya da İsrail adlarını iki ayrı seçenek olarak gündeme getirdiler. Bush’un yerine hangi parti adayının geçeceği yılın sonuna doğru belli olacağından, böyle bir müdahalede bugünkü iktidarın yürütme kolunu elinde tutan Cumhuriyetçi Parti’nin kuşkusuz bir hesabı da var. Gerçekte, İran’daki nükleer programın ABD’nin güvenliği ve uluslararası barış yönünden ciddî bir tehlike oluşturduğu doğru değil. İran uranyumu “zenginleştirme” diye tanımlanan aşamaya başarıyla geçmişse de, bundan nükleer silâh üretmek için gerekli olan düzeye ulaşmak için çok çaba ve zaman ister. Altını çizerek anımsatmak gerekir ki, İran’ın da imzaladığı ve bu türlü silâhların yayılmalarını engelleyen 1968 antlaşması nükleer birikimden barış amaçlı olarak yararlanmaya bir sınır getirmiyor. Başka bir deyişle, savaşla ilgili olmayan konularda nükleer bilgi birikiminden yararlanmak İran’ın yasal hakkıdır. Öte yandan, dışarıdan gelen baskılar sonucu İran bu antlaşmadan imzasını da çekebilir. Bu da onun yasal hakkıdır. Baskıcı diplomasi, hele saldırma senaryoları yalnız üst düzey yönetimde değil, İran halkında da sırf güvenlik için nükleer silâh üretimi aşamasına geçme gerekliliğine ve ülke egemenliğinin ancak böyle korunabileceğine ilişkin bir duygu yaratabilir. “Ya dediklerimi yap, ya da saldırıma katlan!” gibi iki seçenek İran’daki şahinleri daha şimdiden ancak güçlendirir. İran’da 2004 ve 2008 Meclis seçimleriyle ve 2005 Başkanlık seçimlerinde İslâmcılar kazandılar. Amerika’nın bu sonucu beğenmediğine kuşku yok. Ne var ki, bunu (başka bir yazıda anlattığım gibi) Amerika’nın kendi istemeyerek de olsa hazırlamıştır. Amerika çok iyi hukukçuluğu yanında demokrat ruhlu bir yurtsever olan Başbakan Muhammed Musaddık’ı 1953’de CIA darbesiyle iktidardan düşürüp “vatana ihanet” suçuyla yargılatmış, onun yerine genç Şah’a aşırı buyurganlık yetkileri tanımış, Meclis’i susturmuş, basını desteğine almış, aydınları işkencelerden geçirmiş, öğrencilere cehennem yaşamı sürdürtmüş, sol kuruluşları kapattırmış, öğretim görevlilerini kendi hizmetkârı konumuna indirmiş ve silâhlı kuvvetleri de gene kendi güvenliği için kullanmıştı. Muhalefet yalnız Kum kenti çevresinde biçimlenen dincilere kaldı. Bugün de iktidarda olanlar onların ardılları ya da yeni kuşaklarıdır. Başkanlıkta, Meclis’te ve yargıda onlar egemendir. Seçimlerde, özellikle ara seçimlerinde katılım oranları düşükse de, dışarıdan saldırı gözdağı İran halkını ancak büyük ölçüde birleştirir ve uzun erimli güvenlik için nükleer seçeneğe doğru iter. Kaldı ki, İran’ın komşusu Pakistan ve yakınında İsrail ile Hindistan nükleer başlıklara ve onları atabilecek füzelere sahiptirler. İsrail bölgemizdeki tek nükleer güçtür. Yaklaşık iki yüz nükleer harp başlığı ve uzun atımlı füzeleri vardır. 1973 Savaşının dönüşül bir aşamasında bunları kullanmak için koruncaklarından çıkardığı, ama onları ABD uçaklarının onun yanında çatışmalara katılıp savaşın gidişini değiştirdiklerinden sonra geri çektiği egemen yorumdur. İsrail 1981’de Bağdat yakınlarındaki barış amaçlı üretime yönelik ve yeni Osirak nükleer kuruluşuna da birden saldırarak yerle bir etmiştir. Bu durumda, sanki yalnız ABD ile İsrail’in çok sonra yer alabilecek saldırı olasılığına karşın, daha şimdiden kendi kararlarıyla askerî müdahale hakları vardır. Gene İsrail 1956, 1967 ve 1982’de Arap komşularına kendinde gördüğü bu hakkı ileri sürerek saldırmış, kesin sonuçlar almış ve topraklarına toprak katmıştır. Hiç kuşku yok ki, özellikle İran Amerika’daki seçimi çok yakından izliyor. Cumhuriyetçi Parti’nin İran’a ilişkin tavrı bellidir. Demokrat Parti’nin aday adaylarından Hillary Clinton, ayrıca kadın oluşu nedeniyle, yumuşak davranmayacağını seçmene kanıtlamak için, İran konusunda en sert çıkışlardan birini yapmıştır. Kimi konuşmalarını birkaç hafta önce Amerika’dayken izlediğim Barack Obama da İran’ı elindeki tüm olanakları kullanarak yola getireceğini açıklamıştır. Bush yönetiminin hesaplarının içinde İran’la gerilimden yararlanıp oyların Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain’e akmasını kolaylaştırmak da vardır. Bu düşünceler bir yana, Türkiye olarak bizim de yerimiz olan bu Orta Doğu bölgesinde şiddetin daha fazla tırmanmaması için yeterli nedenler bulunmaktadır. Örneğin, ABD için bir İran tehlikesi günlük bir sorun değildir; daha öte, Beyaz Saray seçimine bağlamak gibi bir iç siyaset konusuna indirgenmesi doğrudan ilgili İran ve çevre halkları açısından gereksiz bir kumardır. İran nükleer silâh yapsa bile, hem ABD, hem İsrail ondan bu yönden de daha güçlü konumlarını sürdüreceklerdir. İran’ın önce o silâhlara sahip olup sonra İsrail’e ya da Amerika’ya karşı kullanması düşünülemez. Tahran yönetiminin böyle bir yol izlemesi ancak bir intihar olur. Ayrıca, (araştırma enstitülerinden lâboratuarlara değin) İran’daki türlü nükleer kuruluşlar (kimileri yeraltında olmak üzere) öylesine çeşitlidirler ve coğrafya yönünden dağılmış durumdalar ki, İran’a saldırı İsrail’in Osirak’i birkaç bombayla yıkıp geçmesine hiç benzemeyecektir. Ayrıca, İran’ın elinde, hedef şaşırmayan Şahab-3 füzeleri de dahil olmak üzere, geleneksel türden öylesine silâhlar var ki, en azından İsrail önceleri görmediği bir yıkımla karşı karşıya kalabilir. Bu komşumuz Basra Körfezi’nin çıkışı olan Hürmüz Boğazında da elinden geleni yaparak Amerika’nın alıp götürmekte olduğu petrolü orada tutabilir, Irak’taki Şiilerle Filistin’deki İslâmcılara ve Lübnan’daki Hizbullah yanlılarına desteğini çok belirgin ölçüde arttırabilir. Unutmamalı ki, İran petrol kaynağı bol olan ve bunu önemli ölçüde dışa satan bir ülkedir de. Bu demektir ki, petrol onun için aynı zamanda işe yarayacak bir silâhtır. İran’a saldırı tüm bölgedeki İslâmcıları da herhalde daha güçlendirecektir. En azından, ABD’ni tutan kimi Arap yönetimlerini halka yakın adımlar atmağa zorlayacaktır. Hele saldırıya İsrail’in karışması Arap halklarını çileden çıkarır ve tutucu Arap yönetimleri üstündeki denetimlerini arttırır. Bu konuda bilinmeyenler ve olasılıklar sanıldığından daha fazladır. ABD’nin tek başına ya da İsrail’in desteğiyle müdahalesi uluslararası hukuka aykırı olacaktır ve Birleşmiş Milletler’i bir kez daha yıpratır. En kötüsü, herhangi bir tırmanmada uygarlıklar-arası savaşın kapıları da açılmış olacaktır. O zaman, Üçüncü Dünya’daki halkların önemli bir bölümü nükleer silâhlara dayalı bir küresel ayrımcılığa artık son verilmesini isteyecek ve bu türlü silâhların yayılma furyası asıl ondan sonra başlayacaktır. Olayların gelişmesine bakarak, bu konuya gerektiğinde ve başka açılardan dönmek zorundayız.
|