| Nur Arslan |
8 Temmuz’un anlamı: Aciz ve korkak insanlar vatan kurtaramaz 8 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal, Erzurum’dan İstanbul’a haber yollar. Mustafa Kemal gemileri yakmıştır, artık geri dönüş yoktur; çünkü iş başa düşmüştür. İstanbul’a gönderdiği telgrafın ilki Harbiye Nezareti’nedir, yani Damat Ferit’edir. İkincisi ise Padişah Vahdettin’edir. İstanbul hükümeti ve Padişah İngiliz egemenliğini savunmaktadır, İngilizlere ters düşmeyerek egemenliklerini barışçıl yollardan sağlamayı düşünmektedirler. Mustafa Kemal onlara durumu şöyle anlatacaktır: “Durumu, ordulara ve millete kendim bildirdim. Bu tarihten sonra resmi sıfat ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyiz ve kudret mantığından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifemize devam ettik.” Peki, Mustafa Kemal’e bu kararı aldıran nedir? Mustafa Kemal’i 8 Temmuz’da apoletlerini sökmeye, tüm görev ve makamlarını terk etmeye zorlayan nedir? Mustafa Kemal’in gönderdiği telgraflarda bahsettiği vicdani vazife nedir? Buradaki Mustafa Kemal tavrı devrimciliktir. Mustafa Kemal aklı ve Mustafa Kemal vicdanı 8 Temmuz gecesi ortak bir paydada buluşmuştur. Aklın ve vicdanın ortak hareket etmesi devrimci tavrı oluşturmuştur. Bu devrimci tavır ise zorunluluğun ta kendisidir. Devrimci olmadan vatanın kurtarılamayacağının en güzel örneğidir Mustafa Kemal’in mücadelesi. Çünkü İngilizlere ve İngilizcilere karşı vatanı kurtarmak isteyen başka güçler de vardır. Mustafa Kemal’in en yakınındakiler bile mandacıdır. Kimi Amerikancı, kimi Almancı, kimi bilmem necidir. Ama kimse Anadolu’ya geçip vatanın gerçek sahibi olan Türk Milletiyle tüm sömürgecilere karşı bir mücadele vermeyi göze alamamaktadır. Hepsi var olan sistem içinde en ucuz ve en kolay yolu bulmaya çalışmaktadır. Oysa vatan kurtarmak kolay değildir. Mustafa Kemal kolay olmayan yolu seçerek en güzel mertebeye ulaşır. Apoletlerinden, mevki ve makamlardan arındığı için Türk Milleti onu en yüksek mertebeye ulaştırır. Tarihe “Türklerin Atası” olarak, Atatürk olarak yazılır. Tarih Vahdettin’i ve Damat Ferit’i ise birer hain olarak kaydeder. Bir de diğerleri vardır, vatan kurtulmalıdır ama onların mevkilerine bir şey olmamalıdır. Bunlar ise teslimiyetçi, mandacı olarak tarihe adlarını yazdırırlar. Mustafa Kemal’in deyimiyle aciz ve korkak insanlar olarak hafızalara kaydedilirler. Söz konusu vatansa; kişinin geleceği, ailesi ve mevkileri teferruattır Mustafa Kemal Osmanlı ordusunun en başarılı subayıdır. Ama okuldan atılma pahasına daha genç bir subayken bile istibdada karşı örgütlenmektedir. Bu faaliyetlerinden ötürü Suriye’ye gönderilir. 23 yaşındadır, gençtir, başarılıdır ama aynı zamanda vatanseverdir. Geleceği ise onun için teferruattır. Önemli olan vatanın geleceğidir. Bu yüzden Şam’da da rahat durmaz ve “Vatan ve Hürriyet” adında gizli bir örgüt kurar. Selanik şubesini açmaya gittiğinde annesini bile ziyaret etmez. Şubenin açılışında söyledikleri ise O’nun devrimci kişiliğinin en iyi örneğidir: “Kahredici bir istibdada karşı ancak bir ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.” Mustafa Kemal daha 23 yaşındayken bile düzen içi çözümleri değil, devrimi düşünmektedir. Çürümüş yapının düzelme şansı yoktur. Tek yol devrimdir. Bu yüzden hep çevresindekilerle mücadele eder. İstibdat yıkılmıştır ama milletin hayatında hiç bir değişiklik yoktur. Millet kan ağlarken Meşrutiyetçiler makam ve mevki peşindedir. Mustafa Kemal ise kenardan olup bitenleri izlerken “Meşrutiyet beni tatmin etmiyor” demektedir. Ve çevresindekilerin makam hırsı O’nu tiksindirmektedir. Kendi deyimiyle “Herkesi o zamana kendisi gibi saf ve nezih” zannetmektedir. Ama bu apolet meraklıları, Abdulhamit yanlısı subayların 31 Mart’ta Meşrutiyet’e karşı ayaklanmaya başlamasıyla ortadan kaybolurlar. Gericiler ayaklanmış, İstanbul’u ele geçirmiştir ama ortalıkta Meşrutiyetçiler yoktur. İş yine başa düşmüştür. Gericiliğe karşı mücadele devrimcilerin işidir çünkü. Mustafa Kemal Hareket Ordusu’nu kurarak ayaklanmayı bastırır. Meşrutiyet peşindeki İttihatçıları devrim peşindeki Mustafa Kemal kurtarır. Ama ne mi olur? İttihatçı Enver Paşa tarafından Sofya’ya sürülür. Birkaç kez İttihatçılar Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunur. İşgalci için de, padişahlık kurumu için de ve maalesef sözde vatan kurtarmaya çalışan İttihatçılar için de en büyük tehlike devrimci Mustafa Kemal’dir. Ama Mustafa Kemal için söz konusu olan vatandır. Kendi kişiliğinin bir önemi yoktur. İttihatçıları savaşa girilmemesi için defalarca uyaran O’dur; ama savaş başladığında en önde savaşan da O’dur. Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de hiçbir savaşı kaybetmez ve adını ilk kez Çanakkale’de tarihe yazdırır. Alman komutasındaki orduda inisiyatifi ele geçirir. Bir yarbaydır ama koca koca orgenerallerin yapamadığını yapar. Çanakkale’yi geçilmez yapar. Çünkü O, yalnızca Türklerin komutanıdır. Rütbesi ne olursa olsun hiç bir Türk, Alman paşasından emir alır mı? Mustafa Kemal Batıcılara değil “cahil” halka güvendi İşte böyle bir dönemde, işgalcilere, padişaha ve de çok iyi niyetli ve safça duygularla vatanı kurtarmak için birlikte yola çıktığı İttihatçılara rağmen Samsun’a çıkmıştır. Kimilerinin beğenmediği o “cahil” halkla kaderini birleştirmiş ve tüm apoletlerini kısa bir süre sonra çöpe atmıştır. Çok okumuş, aydın, ilerici, Meşrutiyetçilere mi güvenebilirdi, halka mı? Mustafa Kemal şansını yoksul halkla denedi. Tutsak olmuş bir vatanda apolet ne işe yarardı ki? İstese Genelkurmay Başkanı bile olabilirdi ama O vicdanının sesini dinledi ve sine-i millete döndü. 8 Temmuz’u da bu şekilde tarihe profesyonel devrimcilik günü olarak yazdırdı. Bir de günümüze gelelim. Tarih Damat Ferit’leri, Vahdettin’leri hain olarak yazdı da; bugünküleri hain olarak yazmayacak mı sanıyoruz? Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan Başbakan, PKK’lılar da vekil oldu. İhanet karşılıksız kalmaz elbette ama ya kaybettiklerimiz? Kıbrıs milli dava olmaktan çıktı, Kuzey Irak’taki oluşum devletleşti, komşumuz oldu. Güneydoğu hakimiyetimiz dışında. Kürtçülük siyasallaştı, Kürtçe denilen uydurma dil devlet televizyonunu ele geçirdi. Devrimciler; “Faşizm geliyor, seçime gitmeyin” diye bağırırken, “ulusalcılar” Tayyip’i Parlamento içinde yumuşatmanın hayalini kurdular. Uzlaştılar. Ama Tayyip düzene uymadı, kendi düzenini yaratarak içinden Atatürkçüleri kovdu. Devrimciler mücadele etti, kimileri ise ABD ile anlaşıp iktidar hayalleri kurmaya başladı. Cumhuriyet mitinglerinden nemalanıp, CHP’den Meclis’e kapağı atanlar oldu. Milyonlar sokakta ortada bırakıldı. Kimi korktu kepenk kapattı, kimi topu Anayasa Mahkemesi’ne attı. Devrimciler “AKP’yi kapatın” dedi, her geç kalınan dakika faşizmin elini güçlendirdi. Düşmana karşı korkakça ve acizce davranıldı. Faşizm mevki dinlemiyor Çünkü okumuştuk, adam olmuştuk. Devletin en üst makamlarında hâlâ bizler vardık. Hiç oralar gericilere terk edilir miydi? Bu cahil toplumun en saygın isimleri bizlerdik. Tüm gerici baskılara rağmen hâlâ Meclis’e vekil bile sokabiliyorduk. Radikal olmaya gerek yoktu. Şeriatçılar bu cahil halktan nasıl oy alıyorsa biz de aynısını yapalım yeterdi. Onları Kürtler mi destekliyor, o zaman gideriz oralara; “Etnik kimlik onurumuz” deriz, oy isteriz. Bunlar dini mi kullanıyor, biz de deriz ki; “Din de bizim iman da.” Amerika mı, Avrupa mı? Herhalde Şeriatçıları değil bizleri tercih ederler. Kim ister Türkiye’nin Şeriatçı olmasını. Dinciye taviz, Kürtçüye taviz, Amerika’ya taviz. Acizce, korkakça verilen her tavizin Türkiye’yi getirdiği yer işte burası. Şimdi herkes sinmiş bekliyor. Sıra kimde? Faşizm ılımlısını, radikalini, rütbelisini, rütbesizini dinlemez. Rütbelerin ve makam koltuklarını korumanın ne kadar aptalca bir tavır olduğu ortaya çıkmıştır artık. Deniz Baykal son operasyonlardan sonra faşizm tahlili yapmış. Geç de olsa doğru söylüyorsun ama faşizmle mücadele faşizmin Meclisi’nde oturarak verilmez. Deri koltuklardan kalkmamak için sine-i millete dönmediniz. Şimdi faşizmin elleri boynunuzdan tutup o deri koltuklardan kaldıracak. Mevki korumanın Türkiye’yi getirdiği yer Atatürkçülüğün illegaliteye düşmesidir. Artık Atatürkçü olmak suçtur. PKK’lı olabilirsiniz, adam öldürebilirsiniz, devleti yıkabilirsiniz ama Atatürk diyorsanız, vatan diyorsanız, suçlusunuz, teröristsiniz. Bu çürümüş düzende ancak devrimci olunarak ayakta kalınabilir. İdam fermanını boynuna takıp Anadolu’ya geçmekten başka bir yol yoktur. Devrimci olmak bir zorunluluktur. O yüzden Mustafa Kemal çürümüş Osmanlı düzeninin Genelkurmay Başkanı olmayı değil, Türk Milletinin onurlu bir komutanı olmayı tercih etmiştir. O yüzden de yenilmemiş, bu millete nice zaferler kazandırmıştır. Bugün yaşanan olaylar dar bir çerçeveden değerlendirilmemelidir. Atatürkçülere yöneltilen saldırı, iktidarın basit bir intikam alma operasyonu değildir. İktidar yalnızca bir piyondur ve bu piyonlarla oynayanlar coğrafyamıza Büyük Ortadoğu Projesi’ni dayatanlardır. Ülkemiz parçalanmak istenmektedir, bundan dolayı da Ordumuz saldırı altındadır. Mesele şu ya da bu paşanın meselesi değildir. Belli isimlerin kişiliğinde Ordumuz küçük düşürülmek istenmektedir. Faşizmin temel mantığı şudur: Tertipler, cinayetler işlenir, baskınlar yapılır ama suç başkalarının üstüne atılır. Dün faşizm suçlarını komünistlere atarlardı, onları hedef gösterirdi. Bugünkü hedef ulusal ordulardır. Ulusal Ordu’nun şahsında Atatürkçülüktür, Atatürk ilkeleridir. Türk Ordusu, Osmanlı ordusundan daha büyük bir saldırı altındadır. O zaman sadece terhis edilmeyle karşı karşıya idi. Ya şimdi? Şimdi geçmişle yüzleşme adına her şeyin hesabı Türk Ordusu’ndan sorulmak isteniyor: “Kürtleri katlettin, Kıbrıs’ı işgal ettin, PKK’yı sen yarattın, Hrant Dink’i sen öldürdün, tüm gizli cinayetler senin eserin...” Peki ya Türk Ordusu’nu kuran Atatürk? O’da darbeci, çeteci, Ermeni soykırımcısıdır bunlara göre. Peki ya Türk devleti? Gereksizdir bunlara göre. Federasyona gidilsin, parçalansın, bölünsün. Bir kısmı Kürtlerin olsun, bir kısmı Şeriatçılar için ayrılsın, türbanlı kızlarımız rahatça yaşasınlar. İşte bu kuşatma altında iş başa düşmüştür. Atatürkçülüğe, Ordu’ya, bayrağa ve millete sahip çıkmak için devrimcilere ihtiyaç vardır. Türk Milletini ucuz kahramanlıklarla kimse aldatmaya kalkmasın. Asker ve yargı görevini yapsın. Bırakın bizler de görevimizi yapalım, sine-i millete dönelim ve vatanı kurtaralım. Vatanın devrimcilere ihtiyacı var! Dünün faşistleri bugün neden Deniz’leri Mahir’leri arıyor dersiniz? Bugün bayrak ayaklar altına alınıyorsa, vatana hâlâ işgalciler salyalarını akıtıyorsa, Şeriatçı ve Kürtçü faşistler hâlâ Ordu’yu esir almaya, ülkeyi parçalamaya çalışıyorsa iş devrimcilere düşmüştür de ondan. Vatanı, bayrağı, Türk Ordusu’nu bir tek devrimci olmayı seçebilenler korur da ondan. Tıpkı Mustafa Kemal’in, gericiler ayaklandığında köşe bucak kaçan İttihatçıları, iş yine başa düştü diyerek kurtardığı gibi. Yine bir 8 Temmuz’da Atatürkçüleri Atatürk’ten öğrenmeye davet ediyor ve devrimciliğe çağırıyoruz. Faşizm koşullarında okuduğumuz okulların, kazandığımız mevkilerin veya rütbelerin hiçbir önemi kalmaz. Söz konusu vatansa, bunların hepsi teferruattır. Gün faşizme karşı direnme günüdür.
|