| Umut Yalım |
...Ve evlad-ı
Fatihan:
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Kanun telleri denli çekilmiş içrem. Kendi içremde bir dinleti veriyorum organlarıma. Yalnız bir organ gelmemiş. O da: Kalbim. Belkiyse, işi çıkmıştır. Yetişememiştir. Ancak gelmeliydi. İki eli kanda olsa gelmeliydi. İnsanın kalbi gelmeyince buruluyor. Yalnız kalıyor. Kalp önemli. İnsan, aynı kalple seviyor, aynı kalple savaşıyor. Oysa, yumruk kadar bir organ şu kalp, ancak aynı derecede de büyük ve yüksek. Velhasıl, konuşmamız gerek... Hasan, çift sıranın en arkasında, Muzaffer’le birlikte, sınıfa doğru yürümeye koyuldu. Aralarındaki konuşma sürüp gidiyordu. Sınıfa vardılar. Oturdular yerlerine. Çevresine bakıyordu Hasan. Kimler yetişmişti bu sınıfta kimler? O da yetişecekti artık. Ve başladı ders. Dersimiz: Coğrafya. Hoca yeni bir harita çıkardı masanın altında. Fransızca-Osmanlıca bir harita. Haritada görünce bir daha dank etti: Rumeli artık Osmanlı’da değildi. Bütün öğrencilerin içreleri buruldu. Bu yeni harita gerçeği martı çığlıklarıyla avaz avaz bağrıyor idi. Hasan’ın sinirden elleri ayakları titremeye başlamıştı. Hoca da buruk ve titrek bir sesle anlatıyordu dersi. Eli, Osmanlı ülkesini anlatırken, sürekli sola kayıyordu: “Makedonya, Rumeli, batıdaki sınırlarımız” demek geliyordu ağzının uçrasına; ancak, hep son anda tutuyordu kendisini. Oysa, aylar önce dersi böyle anlatıyordu. Ne tuhaf? Aile bireylerini sayarken, çocuklarından birini saymamak gibi bir şeydi bu. Ne tuhaf? Hoca artık, “Üsküp”, “Manastır”, “Selanik” ya da “Varna vilayetlerimiz” diyemeyecekti. İnsanın, ömrünün sonuna dek, adını bir daha söyleyememesi gibi bir şey, bir ıstıraptı bu. Hele Hasan için... “Nerelisin?” sorusuna ömrünün sonuna dek yanıt vermek istemeyecekti bu yüzden. Hoca dersi anlatmaya devam ediyordu. Eli yine sola kayıyordu. Neredeyse, kaymasın diye, bileğinden kesecekti elini. Zaten de, Rumeli’yi bir daha gösteremeyecek bir elin işlevi yoktu artık. Istanbul’dan önce bizimdi bu topraklar. Hatta, o Sarışın Kurt’un deyimiyle: “Gafil! Hangi 3 asır, hangi 10 asır? Tuna ezelden Türk diyarıdır.” idi. Hoca dersi sürdürüyordu. İçresinden bir bağırmak geliyordu: “Yeter ulan! Çocuklar, batı sınırımız...” diye ancak birkaç kez yutkunuyordu her “sınırımızdan” deyişinde. Ve her seferinde de, o düşman 3 nokta... Dersi sürdürüyordu hoca. Aynı harita ve eli sola kayarak. Hasan hâlâ sinirli. Muzaffer ve diğer çocuklar da. Ancak birden bir ses duyuldu tahtanın üzresinden. Bir kağıdın duvara sürtünerek kayma sesi. Tahtanın üzresindeki boşluğa katlanarak konan eski harita, artık bu duruma dayanamarak, birden fırladı yerinden ve yeni haritanın üzresine yerleşti yerinde bir sağa bir sola doğru sallanarak. Herkesler şaşkındı. Hoca da. Eski haritanın yenisine bir isyanıydı bu. Sallandı... Sallandı... Sallandı ve durdu nihayet eski harita. Daha ben ölmedim diyordu sankiyse. Bu manzara karşısında, şaşkın şaşkın bakarken herkesler, Muzaffer kalktı yerinden ve haritaya bakarak çaktı asker selamını. Sonra da öğrenciler tek tek kalkmaya ve selam çakmaya başladılar. Hoca ağlıyordu. En sonunda, O da çaktı selamını. Ve yine aynı Muzaffer, Manastır’a bakarak haritada, yüksek sesle okumaya başladı: “Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı.” Ardından Hasan sürdürdü: “Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı.” Sonra da bütün sınıf başladı söylemeye: “Dur, oturma, çalış dedi, hizmet eyle vatana. Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana.” Hoca artık dayanamıyordu. Marşı öğrencilerle beraber bitirdi: “Arş ileri, marş ileri, dönmez geri Türk’ün askeri.” Dönemeyecek miydi Türk askeri, Sağdıç? Belkiyse, bir gün... Zaten coğrafya nedir? Kırmızı çizgiler mi yalnızca? Coğrafya sahip olma değil, bir ait olmadır. Üsküp, Manastır, Varna, Rusçuk, Deliorman, Kırcaali, Selanik, Girit, Kırım, Akmescit, Sömbeki, Sakız, Rodos, Batum, Halep, Lazkiye, Bab-ı Limon, Telafer, Tuzhurmatu, Altunköprü, Kerkük, Musul ve Erbil... Bunlardan hangisine sahibiz şu gün? Ancak hepsine hâlâ aitiz. Bu iller hâlâ bizim coğrafyamız. Plastik bir harita bizim değil diyor diye vaz mı geçeceğiz? Her haritaya “Eyvallah!” diyeydik, şu an, Istanbul’da, Boğaz’a kendi gözlerimizlen bakabilir miydik, Sağdıç? İşte, aynı bu duygularla sonlandırdılar marşı çocuklar. Marş sonlanınca, kırık bir ses bitiverdi sınıfta. Sesin kemiği kırılmış da, acısı hâlâ sürüyormuş gibi. Kimseler bir şeyler demek istemiyordu. Hoca dersi sürdürmek istemiyordu. Ders sürse ne olacaktı ki sankiyse? Yalan bir haritanın üzresinde yine başka bizim olmayan yalanlar. Fıransız, Rus ve İngilizlerin, Rum, Sırp, Bulgar ve Ermeni yardımlariyle dayattıkları kırmızı ve plastik çizgiler. Oysa, bizim döktüğümüz kırmızılar plastikten değildi. Bizim yeşil ovalar üzre aldıklarımız, yeşil çuha masalar üzresinde, BeyazAdam hayranı adamlar ve Kemal’imizin deyişiyle “Seciyesi bozuklar” tarafından, Fıransız-Rus-İngiliz-Rum-Sırp-Bulgar ve Ermenilere böyle kolay verilmemeliydi. Bundan sonra da verilecekse, ne anlamı vardı bu derslerin? Kırık sessizlik sürüyordu. Hoca derse türlü başlayamıyordu. Hasan içresinden yineledi yine aynı cümleyi: “Bundan sonra da verilecekse...” diye ve kapadı gözlerini. Açtığında, yıl artık 1918 idi... Şimdi diyebilirsin ki, Sağdıç: “Ne oldu da, birden 1918?” Hasan da, ben de biliyoruz; uzun uzun anlatmaya gerek var mı o dersleri? Hem de “Bundan sonra da verilecekse...” de dedikten sonra? Çanakkale, Kut ve Yüzbaşı Ziya Hakkı’nın da katıldığı Sarıkamış’ın Malazgirt direnişlerinden sonra yine yenik ayrılmak. O gençler için ne demek ağababaları tarafından; “Siz okuyun, merak etmeyin, biz gereğini yapıp yurdu parça parça veriyoruz...” Ancak ne gençlik idi o? Yenilgiye yenilmeyen, ölüme inat bir kuşak. Hem de bıyıkların yeni terlediği o yaşlarda. Ne olmuştu biliyor musun, Sağdıç? Önce Sarıkamış patladı, ardından da Çanakkale. Sarıkamış’ta bütün yeni mezun ve yetişmiş subaylarımız şehit oldu. Telef sözcüğü de kullanılabilir ancak hatıralarına saygısızlık olur. Özellikle de Ziya Hakkı’ya. Neyse... Bizim çocuklar da, Bursa’dan Çanakkale’ye gönüllü gitmek istediler ancak askeri öğrencilerin savaşa katılmaları yasak idi. Zorunlu olmadıkça Harbiye öğrencilerini bile almıyordular. Ancak savaşa gitmek için kaçanlar oluyordu. Bizimkiler de kaçmıştılar ancak yakalandılar. Okul yönetimince ceza bile almıştılar. Bu, çok dokunmuştu Hasan ve arkadaşlarına. Yurdun dört bir yanından yaşıtları savaşa gidebilirken, meslekleri bu olmasına karşın, Onlar sus pus oturuyordular. Bu, düşmandan bile zalimceydi. Mekteb-i Sultanisi (Galatasaray Lisesi) ya da Istanbul Lisesi’nden yaşıtları savaşırken, cezaya kalmaları intihar etmek gibi bir şeydi bu. Çok sinirliydiler. Bu sinirlerini gören hocaları: “Sinirinizi ve öfkenizi sakın gömmeyin, az ilerde lazım olacak, bu harp burada bitmeyecek, hazırlıklı olun” diyordular. Ancak elden ne gelsin? 13-14 yaşların yeniyetmeliği bu davranışa razı gelmiyordu. Savaşmak ve şehit olmak istiyordular. Ancak, Sarıkamış göstermişti ki, yurdun er kadar nitelikli subaya da gereksinimi vardı. Askeri okullar, bunu biliyordular. Öğrencileri savaştırmamalarının ana nedeni bu idi. Ne yazık, bundandır ki; diğer lise ya da üniversite öğrencileri subay rütbeleri altında toprağa karışıyordular. Bütün bunlar olurken işte, yıl 1915 idi. Şimdiyse 1918... Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale’yi geçirtmemiş, Kut’ta direnilmiş ve Fahreddin Paşa hal-i hazırda Medine’yi İngiliz-Arap işbirliğine teslim etmemişken; 30 Ekim’de Mondros imzalandı. 15 gün sonra da, okul birincisi olarak, Harbiye’ye kayıt yaptırmak üzre, Hasan Istanbul’a gelmişti. İçresinden de; “Ben, bu manzarayı görmek için mi geldim?” demişti. Manzara: Boğaz’a demirli demir yığını gemiler. Topları saraya dönük. Oysa 6 yıl önce, o sularda, İslim Dayı’ya sarılarak, ömrünün en güzel anlarını geçirmişti. Şimdiyse, o güzel sulara namahrem eller değiyordu. Olacak iş miydi bu, Sağdıç? Bakıyordu Boğaz’a. İngiliz damalı bayraklar. Demir yığınları. Biz, bu yığınları, daha 3 yıl önce, buraya gelmesinler diye kanımızda boğmuştuk. Ocean’ı, Queen Elizabeth’i ve Agamemnon’u canımızla, tenimizle durdurmuştuk. Ancak, işte İngiliz puştluğu: Mondros’u, geçit vermediğimiz Agamemnon’da imzalattılar Rauf Bey’e. Bu ne hırs ve öçtür? Ancak, daha yüksek bir hırs ve öce, bu kez de Hasan bulanmıştı. Daha o gün ant içmişti: “Bunlar gitmeden, ben de gitmeyeceğim...” diye. Üsküp’ü yitirmişti, Istanbul’u yitirecek gücü yoktu Hasan’ın. Hasan, Boğaz’a bakıyordu. Bakarken, bir yandan da, Harbiye’ye doğru yürüyordu. Gözlerini, o hırslı gözlerini, bir an olsun ayırmıyordu gemilerden. Sankiyse, bir şey olsa, top atılsa gemilerden Istanbul’a doğru, bir kaleci gibi yaylanarak o topu tutacaktı. Öyle gözünü ayırmadan, sektirmeden dikkatlice bakıyordu. Böyle bakaraktan, Harbiye’ye kadar geldi. Ve utandı bu manzaradan. Padişah, bu manzara karşısında, kılıncını kuşanıp, topların üzresine yürümeliydi. Fatih, böyle yapardı çünkü. O’nun kanından gelen birinin pısırıklığı yaraladı Hasan’ı. Şahsına ant içilen kişi, Vahdettin mi olacaktı? Ne kadar yazıktı! Hasan, o yaşında, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Osmanlı, demir yığınlarının metal yorgunluğunda bitmişti artık. Başka bir hal çaresi gerekti. Bunun için, biraz daha beklemesi gerekti. Belkiyse, birkaç ay. İngilizlerin gölgesi altında, girdi Hasan Harbiye binasına. İngiliz işgali fiili olarak başladığından, Harbiye sessiz ve hüzünlüydü. Yurdun dört bir yanındaki ordular silah bırakıyordu. Birkaç komutan dışında. Bu silah bırakışımı esnasında, Harbiye’nin işlevi ne olacaktı? Silahsız bir asker, Sağdıç? Tabi, bir subay sevgili yurdu yalnızca silahla savunmazdı, ancak o da gerekliydi zaman zaman. Bu duygular içresinde girdi binaya. Bina bile İngiliz’e benziyordu artık. Soğuk ve bulanık. O söz ettiğim, insan gibi olan, Türk yapısı özelliğini yitirmişti Harbiye. Kütük gibi duruyordu karşısında. Çevresine bile bakmadan, içredeki insanlara bile bakmadan, işlemlerini yapan kişilere bile bakmadan, işini halledip çıktı binadan. Nefessiz kalmıştı sankiyse içrede. Koşar adımlarla, bu kez toplara bakmadan, hızla uzaklaştı oradan. Nereye gideceğini bilmiyordu o anda. Açıkçası ben de bilmiyorum. Sonraki konuşmamızda derim hemen. Meraklanma. Neyse... Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. İyi akşamlar. İyi yaşamlar. Kolay ve rastgele, Sağdıç... Haydi hayırlısı...
|