23.06.2008/Sayı:192
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

... Ve evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan (12)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Uyku, yaşamın bir biçim panzehiri. Bu panzehiri kaçtır içemiyorum. Bilmiyorum içesim yok. Zaten başka derin uykulardayken, uyumaya vakit harcamak istemiyorum. Bir izlem vardı, adı: Anca Ölünce Uyuyacağım idi. Yani, son uykum, ilk uykum olacak. Benimki de aynı hesap. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Hasan, yorgun argın atmıştı kendini yatağa. Anca 3 saniye dayanabilmişti o Üsküplü gözleri. Bundan sonrasını bilmiyorum. Uyudu işte Hasan. Yani, benim yapamadığımı yaptı. Ancak, onun uyumaları da artık geleneksel uykular gibi değildi. Başka bir şeyleri uyuyordu. Ne olduğunu yine bilmiyorum. Bu, Hasan’ın dünyası zaten. Kim bilebilir ki? Neyse, Hasan büyük bir dinçlikle açtı gözlerini. Açar açmaz tavanı gördü yine. Yüksek bir tavan. Gök gibi. Tavanı görür görmez, aklına, tam gözlerini kapamazdan önceki soru geldi: Neden, asker vardı okulun kapısında? Bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. Ne yalan söyleyeyim. Tavandan çevirdi gözlerini. Sola baktı. Yatak vardı. Yatakta da yaşıtı bir çocuk. Sağa baktı. Yatak vardı. Yatakta da yaşıtı bir çocuk. Hemen doğruldu yataktan. Her yönlere bakmaya başladı. Yatak. Yatak. Yatak. Yatak. Yatak. Yatak... Ve her yatakların üzresinde de: Çocuk. Çocuk. Çocuk. Çocuk. Çocuk. Çocuk... İlkin böyle çoklu bir ortamda bulunuyordu. Uzundur yalnızdı Hasan. En son bu kadar kalabalık, o son Üsküp gecesinde uyumuştu. Hoşuna gitti bu çokluk. Bu kadar çok insanın sessizliği bile bir sesti. Sessizliği bozacak bir sesin başlama vuruşu gibiydi. Ses midir, değil midir, bilinmez ancak herkesler uyuyordular işte. Kimseleri uyandırmak istemedi. Ancak yataktan sabırsızlıkla kalkmak da istiyordu. Yataktan kaykıldı. Ayakkabılarını giydi. Parmak uçralarında, sessiz sessiz odadan çıktı. Kendini koridorda buluverdi. Tam ayağını okkalı basacakken yere, Türk yapılarının insan gibi olduğunu anımsadı yeniden. Herkesler uyuyorken, bu koridor da uyuyor olmalıydı. Ayaklarını okkalı basmaktan vazgeçti yere. Yine parmak uçralarında devam etti yürümeye. Yürüdü. Yürüdü. Yürümeyi sürdürürken, dünkü asker seslendi ardından:

“Hasan! Müdür seni bekler, hemen gel!”

Bu ses çınladı binada. Sessizliği taciz etmemek için Hasan; “Tamam” demek yerine başını salladı. El eden askerin peşine sokuldu. İzlemeye başladı O’nu. Asker umursamaz yürürken, Hasan, yine, parmak uçralarında yürüyor idi. Sankiyse, yerler kıristalmiş de, çizmemek için böyle yürüyormuş havası uyandırıyordu insanda bu görüntü. Bir de, asker uygun adım yürürken, Hasan parmak uçralarında tabi, epey gerisinde kalıyordu askerin Hasan. Asker ardına bakmadan yürüdüğü için de, bu manzarayı görmüyor, her saniye Hasan bir adım daha uzaklaşıyordu askerden. Neredeyse kaybedecekti izini. Neredeyse kaybedecekti izini. Ancak kaybetmedi. Sessizliğin dev adımları, her geri düştükçe O, yardım ediyordu Hasan’a. Asker, müdürün kapısına vardı. Ardından da Hasan. Soluk soluğa. Her soluğu sessizlikte aydalar (hale) oluşturuyordu. Büyüyordu. Vurdu kapıyı asker. Hemen “Gel!” komutu geldi. Asker eliyle “bekle” işareti yaptı Hasan’a. Hasan bekliyordu. Bekledi. İçreden, “Gelebilirsin!” sesi gelmiyordu türlü. Sessizlik bir yel denli esiyordu çevresinde. Ürpermişti. Ürperirken, o anda, “Gel!” komutu geldi. Hasan kapıyı çalarak girdi odaya. Müdür, bir yüzbaşı idi. Ne tuhaf, Sağdıç! Her kapı açıldıkça, bir yüzbaşı çıkıyor karşısına Hasan’ın. Yine bir yüzbaşı; Yüzbaşı Ali Kazım Bey. Yüzbaşılıktan çok, neden okulda sürekli askerlerle karşılaştığına şaşıyordu Hasan. Şaşırması, bir 10 dakika içresinde geçecekti. Ancak önce:

“Buyur Hasan. Sen çıkabilirsin nefer!”

“Başüstüne komutanım!”

“Nasılsın Hasan?”

“İyiyim, Yüzbaşı’m.”

“Fevkalede. Bu arada, nereden anladın Yüzbaşı olduğumu?”

“Tecrübem var, Yüzbaşı’m.”

“Ne tecrübesi?”

“Benle hep yüzbaşılar alakadar oldu, Yüzbaşı’m.”

“İyi, iyi... Neyse, senin geleceğinden haberim vardı. Istanbul’dan hem telgıraf hem de mektup aldım senin hakkında. Artık bizimlesin Hasan.”

“Biz kimiz, Yüzbaşı’m?”

“Bursa Işıklar Askeri Mektebi.”

“Askeri mi?”

“Evet, askeri?”

“Ben, komutan mı olacağım, Yüzbaşı’m?”

“İnşallah! Vatan ve millet bunu bekler.”

“İnşallah, Yüzbaşı’m!”

“İnşallah...”

“Peki, Yüzbaşı’m, ben şimdi paşa mı olacağım?”

“Geh... Geh... Şimdi değil çocuk. Sonra.”

“Ne kadar sonra?”

“Epey sonra.”

“Epey sonra mı?”

“Epey...”

“Ya olamadan ölürsem, Yüzbaşı’m?”

“O zaman... O zaman, paşadan bile büyük olursun.”

“O zaman, ölelim, Yüzbaşı’m.”

“Ölelim, ölelim, çocuk...”

Bu konuşmalardan sonra, Yüzbaşı, hafif nemli olarak, çağırdı askeri. Komutuyla; Hasan’a okul giysisi ve diğer araç gereçleri getirtmelerini istedi. Her Türk asker doğardı ve artık Hasan, resmen asker olacaktı. Asker olmak... Barut içen bir kuşak. Bir kuşak ki, her çağı teke indiren bir kuşak. Her zamandan insanı yaşıt kılan bir kuşak. Attila ile Gazi Osman Paşa’yı ve Selahaddin Eyyubi ile Mustafa Kemal Paşa’yı yaşıt kılan o kuşak: Asker olmak. Hasan da olacaktı. O da, o kuşaktan olacaktı. O da, Attila’nın, Gazi Osman Paşa’nın, Selahaddin Eyyubi ve Mustafa Kemal Paşa’nın askerlerinin üzrelerine giydikleri Türklüğü giyecekti. Bunu bilmeden, yürüyordu koridorda Hasan. Daha yürüyecekti de.

Hasan, uyandığı yatakhaneye geri dönmüştü. İnsanlar hâlâ uyuyordular. Uyandırmak istemedi. İstemese de, uyanma vakti geldiği için, bütün çocuklar uyandılar. Uyanır uyanmaz da, Hasan’a, şaşkın ve meraklı gözlerle bakmaya başladılar. Hasan da, O’nlara bakıyordu. Sessizlik birden ok gibi sorularla bozuldu:

“Sen kimsin?”

“Nerelisin?”

“Adın ne?”

“Nereden geldin?”

“Aç mısın?”

“Su?”

Hasan hangi soruya yanıt vereceğini şaşırdı birden. Sıraya göre yanıtladı:

“Hasan.”

“Üsküp’den önce Istanbul’a, oradan da buraya geldim.”

“Açım ancak yük olmayayım.”

“Su varsa içeyim.”

Çevresindeki çocuklar, Hücum Marşı duymuş gibi Hasan’a doğru yöneldiler ve sarılmaya başladılar. Hasan yine çok şaşırdı. Böylesine bir sarılma görmemişti. Çok sevinmişti. Bunca kişinin, daha tanımadığı birisine, bunca sarılması, rastlanacak bir olay değildi. Bu, asker ocağının bir büyüsü idi ve bu yaşlarda aşılanmaya başlanıyordu. Başlaması da gerekirdi bu yaşlarda çünkü ilerde bu çocuklar kurşuna kafa atacak bir isteğe bürünecek ve bir kardeşlik duygusu ile birbirleri için ölebilme istencine (irade) ulaşacaktılar. Bu sarılma an’ı, yatakhane ağasının bağrışıyla sona erdi:

“Hadi, kahvaltıya!”

Hasan, kendisine verilen giysileri giydi ve kalabalığı takip etmeye başladı. Çocukların üzresinde bir mahmurluk olmasına karşın, yüzlerinde yüksek de bir dinçlik vardı. Yarı gülerek, yarı esneyerek koridordan aşağı indiler; yemekhaneye vardılar. Herkesler birden, yuvalarını ezberleşmiş kuş yavruları gibi oturdular yerlerine. Sankiyse, yerler çağlar öncesinden belli idi. Hasan da gördüğü ilk yere oturdu. Kahvaltılıklar, yemekhane çalışanları tarafından masalara konmaya başladı. Kahvaltı: Peynir, ekmek, zeytin, domates ve süt idi. Hasan sütü sevmezdi pek. Diğer yiyecekleri de, ki uzundur hepsini birarada görmüyordu, çok severdi ve birden indirdi midesine. Bunu gören çocuklar merakla Hasan’a bakıyordular. Hasan’ı izliyordular. Hasan’ın yanındaki çocuk, uzattı elindeki ekmeği ve peyniri. O denli acıkmış ki meğer Hasan, ekmek ve peynirin kimin verdiğini anlamadan, indirdi midesine. Ekmeği ve peyniri veren çocuk:

“Oooooooooo, amma acıkmışın be!”

“Efendim?”

“Acıkmışın, acıkmışın...”

“Ye, ye. Bir şey demiyorum. Afiyet olsun.”

“Sağol.”

“Adın neydi senin?”

“Hasan.”

“Benimki de Muzaffer.”

“Memnun oldum, Muzaffer.”

“Nereliydin sen?”

“Memleket Üsküp. Ama Istanbul’a göçtüm. Oradan da, buraya.”

“Üsküp mü?”

“Evet.”

“Ben de Manastırlıyım.”

“Manastır mı?”

“Evet. Memleketli çıktık be Hasan.”

“Valla...”

Hasan acıkmasını unuttu birden ve Muzaffer’le daldı konuşmaya. Muzaffer, O’na, çocukluğu gibi gelmişti.

“Hasan da çocuk değil mi yahu?”

“Daha önce de demiştim ya, Sağdıç, Hasan artık çocuk değildi. Birinin çocukluğu, ister 7 ister 77 olsun, anası ölünce biterdi.”

“Yani, bu yaşa geldim, hâlâ benim çocukluğum sürüyor mu?”

“Sürüyor tabi, benimki de sürüyor.”

Neyse... Muzaffer, O’na, çocukluğu gibi, Üsküp gibi gelmişti. Hatta, Üsküp’deki o hamam gibi. Muzaffer, yaşadığı-yaşamadığı bütün anılar gibi bakıyordu Hasan’a. Bir huzur gelmişti. Hasan, dalmıştı derinlere. Muzaffer konuşuyordu ancak sesini duymuyordu Hasan. Öyle dalmıştı işte. Muzaffer’in sesini duymuyordu ancak anlıyordu dediklerini. Yalnızca konuşmasını izliyordu Hasan Muzaffer’in. O Rumeli konuşmasını. Çok özlemişti o konuşmayı. Muzaffer’in konuşmasını öpesi geldi. Öpse, o terkettiği vatan topraklarını öpecekti sankiyse. Öpmedi ancak sarıldı birden Muzaffer’e. Muzaffer de, hiç bir duraksama göstermeden, aynı şiddetle sarıldı Hasan’a. İkisi de vatan topraklarına sarılıyordular. Biliyordular bunu. Sarılırken, aynı kokuyu ve aynı tadı aldılar. Ellerinden alınmış bir oyuncağın o dehşet burukluğunu: Rumeli... Ayrıldılar bir vakit sonra. Yıkanmış gibi ağlamıştı Muzaffer. Hasan için ağlamak yasaktı. Ancak, Muzaffer’in gözyaşları, Hasan’ın yüzüne sinmiş ve gözlerine de bulaşmıştı. Bakanlar, Hasan’ın da ağladığını sanmıştılar. Oysa, ağlamak yasaktı. Ağlamamıştı Hasan. Muzaffer gözlerini sildi. Tek kelime konuşulmuyordu. Birden, sesi ten gibi yanık, Urfalı bir çocuk başladı; “Pencereden kar geliyor” diye. Aynı anda bütün yemekhane, sankiyse bütün çocuklar yetişkin olmuşçasına, “Ah!” ve “Of!” sesleri arasında ağlamaya başladılar. Çalışanlar da aynı duygular içresindeydiler. Sonra asker hocalar da katıldılar bu duruma: Pencereden kar geliyor, gurbet bana zor geliyor. Ne uzun bir havaydı bu. Gurbet gibi bitmiyordu türlü. Bitmezdi. Bitmesindi. Bitmeyecekti de. O gurbet hiç bitmeyecekti.

Uzun hava, Yüzbaşı’nın gelmesiyse, sözleşilmiş gibi, bitti birden. Yüzbaşı, merdivenlerden inerken duymasına karşın, ağladığını göstermemek için çocuklara, durduğu yere çökmüş ve havanın bitmesini beklemişti. Kimbilir, Yüzbaşı da neler düşünmüştü o an? Bilemiyorum. Kapıda dururken çocuklara baktı Yüzbaşı. Hepsi, sevgili yurdun dört bir yanından gelmiştiler. Gurbette değildiler, hepsi birer tek başına gurbettiler. Körkütük bir durumdu bu. Kendi çocukluğu gelmişti aklına birden. Aynı yemekhanede aynı kahvaltıyı, O da yapmıştı. Gah çağlar önce, gah saniyeler öncesi gibiydi bu. Karışık bir durum. Anlatması güç. Yaşansa bile anlaşılmaz. Yaşanacak ve bitecek. Ve bir daha da üzresinde düşünülmeyek bir şeydi bu: Gurbet. Gurbette bir sıla yaratmak. Ve saire... Ve saire... Neyse, Yüzbaşı:

“Haydi, çocuklar! Artık sınıflara...”

Bu komutla birden çocuklar yerlerinden kalem gibi kalktılar ve selam vererek; “Başüstüne komutanım!” diye bağırdılar. Ve sınıfa çift sıra halinde arş adımlarla yürümeye başladılar. Bu çift sıraya girmeyle, Hasan’ın askerlik yaşamı da başlamış olmuştu. Başlasın tabi!

Neyse... Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe