23.06.2008/Sayı:192
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Özgür Erdem

Faşist Parti önce hukuka
sonra halka hesap verecek

Çankaya'da ilginç yemek

ASAM Başkanı Loğoğlu’nun evinde yemek için bir araya gelen ünlü isimler bir anda karşılarında Şeriatçı basının muhabirlerini buldu. Şeriatçı basın Sezer’den Hikmet Çetin’e, Nusret Aras’tan Sabih Kanadoğlu’na bu kadar ünlü ismin bir arada ne aradığını sorguladı. Biz ise Şeriatçı basının orada ne aradığını sorguluyoruz. Demirel’in yasadışı sol örgüt üyelerine yönelik bir iddiası vardı: “Bunlar gazateci kılığında terörist” Demirel’in iddiası ne kadar doğrudur bilmiyoruz ama biz de Şeriatçı basın için şunu soruyoruz: “Bunlar gazeteci kılığında MİT elemanı mı? Her gizli görüşmenin girişinde ve çıkışında bulunmayı nasıl beceriyorlar?”

Faşist partinin hukuk korkusu

AKP’nin kapatma davasıyla ilgili hazırladığı savunmanın tam metni yayınlandı.

Savunmada Başsavcının iddialarına yanıt vermenin de ötesinde Başsavcının görevini yapması eleştiriliyor. Hatta ve hatta Başsavcı görevini yaptığı için suçlanıyor.

Bu tam bir faşist mantık.

Dünyada faşizmin tarihi incelendiğinde görülecek ortak noktalardan birisi şudur: Bütün faşist rejimler hukukdışıdır. Hukuk en büyük düşmanlarıdır. Çünkü hukuk insanoğlunun yarattığı medeni ve insani değerlerin savunulması için vardır. Her tür medeni ve insani değerin düşmanı faşizm ise doğal olarak hukuku ortadan kaldıracaktır.

Hele hele AKP gibi Kürt-İslam faşizmini savunuyorsanız, yani hem Atatürk karşıtı hem de Türk Milletine karşıysanız, Cumhuriyet hukuku en büyük düşmanınızdır.

AKP’nin savunması aslında AKP’nin kuruluş mantığını çok güzel gözler önüne süren bir metin görünümünde.

AKP savunmasında hem Başsavcıyla hem de Türkiye’nin laik-demokratik rejimiyle bir hesaplaşma içinde.

Öncelikle AKP’nin kapatma davası için iddianameyi hazırlayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya hakkındaki görüşlerine bir bakalım.

Başsavcıyı “paranoyak” ve “çağdışı” gören faşist zihniyet

AKP’nin savunmasında Yalçınkaya için şu ifadeler kullanılıyor: “Siyasi çaresizlik içinde”, “siyasi paranoyak”, “laiklik anlayışı militanca ve çağdışı”, “laiklik anlayışı baştan sona problemli...”

AKP’nin laiklik üzerine çarpıtmalarından önce Başsavcıya yönelik şu suçlamalarının üzerinde durmak gerekiyor.

Örneğin AKP, kapatma davası açılmasını istediği için Başsavcıyı suçluyor:

“Bu davanın temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının Başsavcının anlayışıyla bağdaşmaması yatmaktadır.”

Ve hazırladığı iddianameyi paranoyaklıkla suçluyor:

“Mahkeme kararının eleştirilmesine bile tahammül edemeyen iddia makamının, partimizi hoşgörüsüzlükle itham etmesi paradoksal bir durumdur. Üniversitelerdeki ‘başörtüsü yasağını’ eleştirmeye yönelik beyan, başörtüsü takmayanlara karşı bir hoşgörüsüzlüğe delil olarak sunulamaz. bu sözün ‘anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu’ iddiası, ancak bir siyasi paranoya örneği olabilir.”

Görevini yapan Başsavcı AKP tarafından önyargılı olmakla suçlanmaktadır:

“İddia makamına siyasi ideolojik dil hakimdir. İddia makamı önyargılı ve ideolojik tutumunu ısrarla devam ettirmiştir. Emperyalizm, ihanet, irtica, mürteci, din tacirleri, tertipçi, sömürgeci, mandacı, işbirlikçi, gerici, iç ve dış odaklar, ve siyasi hegemonya projesi gibi hukuken tanımlanması imkansız ve fakat belli bir siyasi ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla doludur.”

İşte AKP’nin faşist zihniyetinin çok güzel bir göstergesi daha. AKP burada açıkça Başsavcının kullandığı kavramlara bile karışmakta. Ve aslında sansürcü zihniyetlerini de açığa vurmakta.

AKP, Başsavcının kullanabileceği ve kullanamayacağı kavramları da böylece aklı sıra sıralamış olmakta.

AKP’liler bu şekilde kontrolleri altında tuttukları basın organlarını yönetebilirler. Hangi kavramların ve kelimelerin kullanılıp hangilerinin kullanılmayacağına karar verebilir. Ama bunu savcıların iddianamelerine dahi uygulamaya kalkmak ne kadar doğrudur?

Savunmanın geneline yansıyan hava, Şeriatçı basının bir aydır takındığı tavırda kendisini daha da iyi göstermektedir.

Mesela Vakit, türbanla ilgili iptal kararını veren Anayasa Mahkemesi için ne demişti: “Suçlusunuz.”

Yeni Şafak ise Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın “yok sayılması” gerektiğini söyledi

AKP’li milletvekili işlerine gelmeyen karar verilince Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması gerektiğini savundu.

Tabii mahkemeler böyle suçlanırsa savcılar da paranoyaklıkla, militanlıkla, çaresizlikle suçlanacaktır.

Halk en çok yargıya güveniyor

AKP yargıya savaş açarken Meclis’teki çoğunluğunu “milli irade” diye yutturmaya çalışıyor. Ne tesadüf ki tüm bu tartışmaların yaşandığı şu dönemde yapılan bir kamuoyu araştırmasında Türk milletinin en çok güvendiği kurumların her zaman olduğu gibi Yargı ve Ordu olduğu ortaya çıktı. Ordu’nun güvenilirliği %86.5, Yargı’nın ise %76.2... Şu “milli iradenin tecelli ettiği Meclis” için ne dersiniz? %63.2! Eminiz ki Yargı, Türk Milletinin kendisine duyduğu güveni boşa çıkartmayacak ve Atatürk’ten beri üstlendiği laik ve demokratik Cumhuriyeti “koruma ve kollama” görevini layıkıyla yerine getirecektir.

AKP laiklik anlayışıyla hesaplaşıyor

AKP’nin savunmasında dayandırdığı temel bir görüş var ki, AKP’nin aslında neden kapatılması gerektiğini çok güzel ortaya koyuyor.

AKP, Başsavcının laiklik anlayışını eleştirmeye yoğunlaşıyor. Aslında AKP burada Atatürk Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışıyla bir hesaplaşma yapmaya yelteniyor:

“Bu davanın temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının Başsavcının anlayışıyla bağdaşmaması yatmaktadır.”

Ve AKP Başsavcının Anayasa’da tanımlanan Atatürkçü laiklik anlayışını savunmasına katlanamamakta ve problemli olarak tanımlamaktadır:

“Başsavcılığın laiklik anlayışı baştan sona problemlidir. İddianamedeki laiklik tanım ve yorumları baştan sona sorunludur. İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla totaliter bir ideoloji, bir felsefi kanaat ve en tehlikelisi diğer dini inançlarla rekabet halinde olan bir inanç sistemi tanımlanmakta ve savunulmaktadır.”

Ve AKP, laikliği “din ve vicdan özgürlüğüne” indirgeyen klasik Şeriatçı görüşün örneklerini sunmaya başlar savunmasında:

“Başsavcılığın din anlayışı sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Laikliğin insanı kul olmaktan çıkardığı şeklindeki tez, bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey hem de yaratıcının bir kulu olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça inciticidir. İddianamede yer alan dini inaç ve duyguların sadece vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ oluşturamayacak şekilde yaşanması ve ‘dünya işlerine kesinlikle karıştırılmaması’ gerektiği şeklindeki katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı demokratik laik sistemde karşılığı yoktur.”

Şeriatçıların Atatürkçü laikliği içine sindirememesini gayet doğal buluyoruz. Çünkü Atatürk’ün laiklik anlayışı şu cümleyle özetlenebilir:

“Gericiliği nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.”

Tepelenecek olanlar bu anlayıştan tabii ki rahatsız olacaktır.

Ancak savunmadaki şu yorumlar AKP’nin ağzındaki baklayı çıkarması olarak görülmelidir:

“Laiklik bir inanca dönüşmemelidir. Eğer dönüşürse, bu inanç bu sefer devlet içinde iktidarı kullanan iki kanat arasındaki rekabette, bürokrasinin çoğunluk iktidarına karşı silahı haline gelecektir.”

AKP’nin Türkiye’ye dayattığı Kürt-İslam faşizmi rejimine direnen her tür bürokratın böylece AKP tarafından düşman olarak görüldüğü ortaya çıkmaktadır. AKP kendisini “çoğunluk iktidarı” olarak görmekte ve Atatürkçü rejimi koruma kaygısındaki bürokratları ise rakibi ve düşmanı olarak tanımlamaktadır.

Böylece “B ve C planlarımız nelerdir?” diye kendisine soran AKP’li milletvekiline; “Neden söyleyeyim? Sonra düşmanlarımız mı öğrensin?” derken kimleri kastettiği de ortaya çıkmaktadır.

Atatürkçü rejimi koruma çabası “Hukuk dışılık” oluyor!

AKP’nin Kürt-İslamcı zihniyetinin bir başka göstergesi de savunmadaki şu görüşler:

“Başsavcılık, iddianamede; ‘Laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle 1997 yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü görevinden alınan Beşir Atalay’ şeklinde bir ifadeye yer vermiştir. İnsan hakları ve hukukun hiçe sayıldığı 28 Şubat sürecinde hukuk dışı ve keyfi bir işlemle rektörlük görevinden alınan Beşir Atalay’ın ne o gün ne de daha sonra ortaya konulmuş tek bir laikliğe aykırı eylemi bulunmamaktadır. Hal böyle iken Başsavcının “masumiyet karinesi”ni açıkça ihlal etmek suretiyle böyle bir iddiaya yer vermesi hukuk dışı 28 Şubat sürecindeki mantığın bir uzantısıdır.”

Burada 28 Şubat’ın ne kadar hukuki olduğunu ortaya koyacak değiliz. AKP’liler için asıl düşmanın hukuk dışılık değil, Şeriatçılığa set çekmek olduğunu, 28 Şubat mantığı derken de bunu kastettiklerini çok iyi biliyoruz çünkü.

AKP açısından kendi Şeriatçı yöntemlerine karşı gösterilen her tür Atatürkçü refleks hukuk dışı olmakta, millet iradesine aykırı olmaktadır. Savcıların Atatürkçü rejimi koruma kaygıları ise bu anlamda hoşgörüsüzlük ve hatta paranoyaklık olmaktadır.

YAR-SAV terör örgütü mü?

Terör örgütlerine ya da yasadışı örgütlenmelere üyelik bilindiği gibi büyük suçtur. “Yardım ve yataklık” da üyelik kadar olmasa bile Türk Ceza Kanunu’nda önemli bir suç olarak görülmektedir.

Bu nedenle bir terör örgütüne ait bildirileri dağıtmak ya da terör örgütüne ait belgeleri saklamak genellikle üyeliğin olmasa bile en azından “yardım ve yataklık”ın kanıtı olarak görülmektedir.

AKP savunmada şu iddiaya yer vermekte:

“Başsavcılığın partimiz aleyhine kullandığı delillere ait belgelerden birisinin YAR-SAV’a ait bir yazının arkasına yapıştırılmış olması, bu delilin YAR-SAV’da oluşturulduğu izlenimini vermektedir.

(...)

Partimize karşı tavırlarıyla bilinen YAR-SAV’ın partimizin kapatılması için delil oluşturma sürecine katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır.

Başsavcının Anayasa Mahkemesi önünde bu durumu nasıl açıklayacağını doğrusu merak ediyoruz.”

Pek çok yargıç ve savcımızın üyesi bulunduğu ve halen yasal bir kuruluş olarak faaliyet gösteren YAR-SAV böylelikle AKP tarafından yasadışı ilan edilmektedir. Hatta iddianameye ve Başsavcılığa yönelik eleştiri ve hakaretlere YAR-SAV kanıt olarak gösterilmektedir. Sanki YAR-SAV yasadışı bir terör örgütüdür!

Tabii AKP açısından ne kadar tehlikeli bir kuruluş olduğu şu cümleyle söylenmektedir: “Partimize karşı tavırlarıyla bilinen.”

İşte faşist zihniyetin bir başka göstergesi daha. Bir kuruluş AKP’ye karşı tavırlıysa, onunla her tür irtibat yasadışıdır!

Yani bir kuruluşun yasadışılığı AKP’ye olan tavrıyla belirlenmektedir. AKP’ye karşıysanız yasadışısınız.

Ya kapatılmazsa?

Tabii bizim burada amacımız Başsavcıyı ve İddianamesini savunmak değil. Sanırız Anayasa Mahkemesi’nde Kapatma Davası görülürken Sayın Yalçınkaya bunu yeterince yapacaktır. Basından takip ettiğimiz kadarıyla YAR-SAV da hakkındaki suçlamalar nedeniyle suç duyurusunda bulunmuş.

Biz Başsavcıya ve laiklik anlayışına karşı bunca saldırıyı AKP’nin faşist zihniyetinin örnekleri olarak ortaya koyuyoruz ve şu soruyu hatırlatmak istiyoruz:

“AKP ya kapatılmazsa?”

İşte bu tam bir felaket senaryosudur. Hakkında bir iddianame hazırlanmasına bile tahammül edemeyen faşist zihniyet engellenmezse neler olur?

AKP bu sefer kapatılmazsa, dizginlenilmeyeceğini görürse daha da faşist bir karaktere bürünmez mi?

Ve ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin, Anayasa Mahkemesi üyelerini tehdit ederek, takip ederek, dinleyerek, Başsavcıları “paranoyak” diye itham ederek yargıyı sindirebileceğini sanan zihniyetin partisi kapatılmazsa... Gerçekten de sindirebileceğini düşünmez mi?

AKP’nin kapatılmaması aslında savunmasında da görüleceği üzere tam bir felaket olacaktır.

Kapatılırsa?

Peki kapatılırsa ne olacak?

Biraz da bu sorunun cevapları üzerinde durmamız gerekiyor.

AKP’nin kapatma davasının açılmasıyla birlikte bir dağılma-parçalanma süreci içine girdiği ortada.

Normalde siyasi hareketlerde tek ses olur. Hele hele zor dönemlerde birlik beraberlik artar, lider etrafında kenetlenilir. Ya bir tek Genel Başkan konuşur, ya da birkaç kişi konuşuyorsa partinin temel doğrularını görüş olarak belirtir.

Ancak son günlerde AKP’de Senato önereninden tutun, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını isteyene; erken seçim isteyenden tutun Anayasa’yı değiştirelim diyene pek çok fikir çıkıyor. Ve bunlar parti toplantılarında değil, kamuoyunun önünde basın toplantılarında ifade ediliyor. Anlaşılan birbirlerinden çok da haberdar değiller bu fikirlerini açıklarken.

Yani klasik deyimle “her kafadan bir ses çıkıyor.” Bu, birlik beraberlik içinde kenetlenmiş bir parti değil, dağılma-parçalanma eşiğinde paniğe kapılmış bir hareket görüntüsü çizmiyor mu?

Merkez sağdan en faşist Şeriatçısına geniş bir yelpazenin çıkar koalisyonu olan bir parti kapatılınca ne olur?

AKP’nin kuyruğu dik tutmak istediği ortada. Savunmalarını bir savunma gibi değil de kendilerini kapatmak isteyenlere bir saldırı gibi hazırlamaları pes etmediklerini gösteriyor.

En azından pes etmemiş gibi yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini.

Ancak bunun tek nedeni tabanını bir arada tutmak değil. Bir başka nedeni, belki de daha büyük nedeni, ABD’nin hâlâ güvenebileceği “esas adam” olduklarını ABD’ye göstermek.

Geçtiğimiz günlerde Zaman gazetesinde şöyle bir haber yayınlandı: “Pentagon’a sunulan rapor: AKP’nin İslamcı gündemi yok. Kapatma krizi derinleştirir.”

CIA’nın yasal kuruluşlarından biri olarak bilenen RAND Corporation’ın AKP ve kapatma davası hakkındaki raporuyla ilgili bir haberdir bu.

Aynı haber Aydın Doğan medyasında ise şöyle yer aldı:

“Türkiye’de ılımlı siyaset artık düşük olasılık. Raporun AKP’nin ılımlı, AB yönelimli yol izlemeye devam edeceğini varsayan senaryosu şöyle: ‘Din üzerindeki kısıtlamalarda erozyon olur ama AKP İslami yasalara yönelik çaba göstermez. Ordunun rolü azaltılmaya çalışılır.’ Rapor, bu olasılık kapatma davası sonrası düştü diyor.”

Kısacası aynı rapor üzerine taban tabana zıt iki görüş. Daha doğrusu raporda yer alan iki ayrı olasılıktan Fethullahçılar işlerine gelen birini, Aydın Doğan ise diğerini öne çıkarıyor.

ABD’ye kendini beğendirmeye çalışan kesimler olduğu ortada. AKP’nin kuyruğu dik tutmaya çalışmasını bu şekilde de yorumlamak gerekiyor.

Atatürkçüler ne yapacak peki?

Bugün AKP’nin kapatılması isteyenler arasında samimi Atatürkçüler tabii ki bulunuyor. Ve AKP’nin kapatılması Şeriatçıların faşist iktidarının daha da baskıcı olmasını engelleyecek şüphesiz.

Ancak AKP’nin kapatılmasını isteyen kimilerinin “esas oğlan” ben olmak istiyorum diyenler olduğunu da gözden kaçmasın.

Bir hesaplaşma olduğu ortada.

Bu hesaplaşmanın bir tarafında AKP bulunmakta. Karşı tarafında ise aslında iki ayrı kutup var.

Birincisi Atatürkçüler. Ve Atatürkçü rejimi koruma kaygısıyla hareket edenler. Şeriat karşıtı tam bağımsızlıkçılar. AKP’nin ifadesiyle “işbirlikçilik” gibi hukuki olmayan terimlerle AKP’ye karşı mücadele edenler!

Diğer kutup ise ABD’nin İran saldırısı öncesinde Türkiye’nin başında bulunmak isteyenler. Yani AKP’li olmayan “işbirlikçi”ler. Onların esas oğlan olmasının tek yolu AKP’nin ortadan kalkması.

Bir kavga diğeriyle karışmamalı.

Atatürkçülerin AKP’yle kavgası başka. Amerikancıların kendi aralarındaki kavgası başka...

Anayasa Mahkemesi üyelerinin izlendiği, üst düzey komutanların tümünün sağlık raporlarının basına sızdırıldığı puslu günler yaşıyoruz.

Atatürkçüler tüm bu süreçte özne olamazsa, bir korku filmi izler gibi dehşet içinde kalmaktan başka bir şey yapamaz.

Peki siyasette özne olmanın yolu nedir?

Örgüt olmak. Örgütlü olmak.

Atatürkçüler bu puslu havada birbirine tutunmaz, örgütlü olmazsa, düelloya izlerken kaza kurşununa kurban gidenler misali zarar görebilir.

Bu açıdan Atatürkçüler kendisinin bizzat öznesi olmadığı, örgütlü gücüyle müdahil olmadığı hiçbir sürecin Türkiye’yi düzlüğe çıkarmayacğını bilmeli.

Ekran başında, masa başında, internet başında komplolar kurarak ne AKP durdurulabilir ne ABD.

Siyasi mücadele puslu havalarda değil, örgütlü güçle açık bir şekilde meydanda yapılır.

Atatürkçüler AKP’nin kapatılmasını kendi örgütlenmesi için bir avantaja dönüştürdüğü anda süreçten galip çıkacaktır.

AKP kapatılsın ya da kapatılmasın, biz örgütlendiğimiz sürece Türkiye iyiye gidecektir!

Yani biz halkla buluştuğumuz, halkın içinde güçlendiğimiz sürece...

Siyasette son sözü her zaman halk söyler!

İşbirlikçiler geleceklerini ABD’de arar...

Atatürkçüler ise geleceği Türk Milletinde görür...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe