| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Sınıfsal devrimci teori Devrimci teorinin gelişimi teorik bir olgu olmayıp, pratiğin teorileşmesidir. Bilimsel sosyalizm devrimi, Batıcı bir yaklaşım içinde evrimci bir tarihsel perspektifte ilerlemeci bir devrim anlayışına temel olmuştur. Burada birbirini ardalayan kavramlar evrensel olmaktan çok Avrupa merkezli Batıcı toplum pratiğinin teorileşmesidir. Sınıfsal devrimci teori, kapitalizmin “ilerici aşamasından” sonra gerileyen dönemdeki çelişkileri nedeniyle işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki temel çelişkinin itici gücünde gelişeceği varsayılan bir proleter devrim anlayışıdır. Buradaki ilerlemeci tarih anlayışında feodalizmden kapitalizme geçişin ilerici ve devrimci bir süreç olduğu var sayılarak burjuvazinin devrimci ve ilerici olduğu rekabetçi dönem tanımlanmıştır. Bu rekabetçi dönemin kendi bağrında kapitalizmin mezar kazıcıları olarak işçi sınıfını geliştirdiği ve işçi sınıfının devrimci hareketiyle kapitalizmden sosyalizme geçileceği tezi bilimsel sosyalist devrimci teori olarak alınmış ve adeta kutsanmıştır. Marks dönemine özgü ve 1. Enternasyonal’in devrimci teorisini oluşturan bu tespite saplanan birçok ülkedeki devrimci, bilimsel sosyalizme dönüş adı altında gerçek devrimci teoriden kopuş içine girmişlerdir. Bunu anlamak için buradaki yargıyı yargılamamız gerekmektedir. Bu yargılamayı Paris Komünü pratiğiyle sınamamız mümkün olabilecektir. Paris Komünü devlet ve devrim teorisine temel oluşturan tarihsel bir olgudur. Ve tüm sosyalistler bu olguyu içsel gerçeğinden kopararak şablonsu bir şekilde Marks’ın analiziyle görmüşler ve değerlendirmişlerdir. Oysa Paris Komünü, Paris halkı milli muhafız güçlerinin yeniden oluşturularak işgalci Prusyalılara (Alman) karşı Paris’in milli savunmasıdır. Bu süreç, Paris halkının milli muhafızlarla birlikte silahlanarak Alman emperyalistlere karşı Paris’i savunmasıdır. Harekette egemen olan grup Lui Blanki’nin Blankistleridir. İktidara gelen devrimcilerin eski iktidar aygıtını parçalayarak, kendilerine karşı devrimci güçleri tasfiye ederek devrimin devamlılığını sağlayacak devrimci yapılanmayı kurmada örgütlenmenin temel olduğu tezi karşımıza çıkar. Marks’ın dönemindeki kapitalizm ve devrim anlayışı Batı Avrupa burjuva toplumunun analizini ortaya koymaktadır. Bu anlamda Birinci Enternasyonal’in devrimci anlayışı seçkinci ve Batıcıdır. İkinci Enternasyonal devrimcileri sömürge savaşında sömürgeci devletin çıkarlarının savunulmasını esas alan bir politika ile devrimciliğin yalnızca gelişmiş Batı ülkelerinde olabileceği tezine varmışlardır. Bu noktada Rusya’da devrim teorisi temel bir tartışmayı esas almıştır. Rusya yeterli derecede kapitalistleşmediği için sosyalist devrimin olamayacağı, bu ülkede ancak burjuva demokrasisiyle burjuva devriminin esas hedef olduğu Menşevikler tarafından savunulmuştur. Bu anlayış (klasik Marksist evrimci anlayış) ışığında kapitalizm gelişmelidir. Ve bağrında mezar kazıcısı proletaryayı geliştirmelidir ki, ancak o zaman sosyalist devrim olabilir tezi Menşeviklerce savunulmuştur.
Halk bloku kavramı Oysa Lenin (Bolşevikler) devrimin merkezinin Batı Avrupa’dan Doğuya kaydığını, yani Avrupa’dan Rusya’ya kaydığı tezini formüle etmiştir. O halde Rusya’da 1905 Devriminde Çarlığı devirme doğrultusunda proletarya burjuvaziye liderlik etmelidir. Yani bu devrimi burjuva demokratik devrimi olarak tanımlayıp devrimi burjuvaziye bırakmak yerine devrime esas önderliği proletarya yapmalıdır ve devrimi demokratik devrim olarak tanımlamalıdır tezi Lenin’in iki taktikteki temel tezidir. Görüldüğü gibi Çar monarşisine karşı ve onun gerici toprak beyleriyle olan iktidar blokuna karşı proletaryanın egemenliğinde ve önderliğinde tüm demokratik güçlerin iktidara yöneldiği demokratik devrim tezi Lenin tarafından ileri sürülmüştür. Lenin’in burada vurguladığı iktidar blokuna karşı en geniş halk bloku (yani burjuvaziyi de, köylüyü de kapsayan işçi sınıfı egemenliğindeki blok) devrimin temel ittifak bloğunu tanımlamıştır. Yani Batı Avrupa’daki burjuvaziye karşı proletarya denklemi teorik bir denklem olup hayatın içinde de uygulama pratiği bulmamış bir denklemdir. Daha sonra Gramsci ve Poulantzas tarafından geliştirilecek halk bloku kavramı taktik olarak Lenin tarafından 1905 Devriminde geliştirilmiştir. Bu süreçte demokratik devrim sürecinde proletaryanın burjuvaziye ve köylüye karşı mücadelesiyle sosyalist devrime geçiş süreci Lenin tarafından sosyalist devrim olarak formüle edilmiştir. Lenin’in iktidarı alması sonrası evrimci bir bakış açısıyla NEP’e bakarsak iktidarı alan ve sosyalist bir iktidar oluşturan Lenin’in kapitalist bir ekonomi politika uygulaması anlaşılmazdır. Oysa buradaki vurgu, üretici güçlerin evrimleşmesine devrimci teorinin kurban edilmesine verilen bir sondur. Bu son iktidar determinist bir biçimde kapitalizm çelişkileriyle kendiliğinden ulaşılacak bir yol değildir. İktidara profesyonel devrimcilerin örgütlediği en geniş halk kitlesinin devrimci atılımıyla ulaşılabilir. Bu anlamda en geniş devrimciler örgütü ideolojik olarak en dar demir çekirdek proletarya partisi ve onun organlaştığı en geniş halk bloku ile mümkündür. Bu örgütlenme tarzı, iktidarı hedefleyen politikanın örgütüdür; adı da “parti”dir, Devrimci Parti’dir. Devrimci teorinin Ekim Devrimi sonrası genişleme alanı olarak devrimci Asya’yı kapsadığını devrimci pratikte görebiliriz. Bunu formüle eden teori emperyalizm teorisidir. Batı metropollerinin doğuyu sömürmesinin önünün kesilmesi doğuda devrimle mümkündür. Bu da metropol ülkelerdeki devrimci süreci geliştirecektir. O halde devrimci teorinin Asya’ya ulaşımı halk blokundan ulus blokuna geçiş sürecidir. Lenin, Wilson (Amerikan devlet başkanı) ile aynı kavramı yani ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramını kullanmıştır. Lenin bu kavramı Sovyet devrimi sürecinde Beyaz Orduların Sibirya’yı, Volga’yı, Kafkasya ve Ukrayna’yı ele geçirdiği iç savaş sürecinde ileri sürmüştür. Buna göre Çarlık zülmünde sömürülen Tatarlar, Kazaklar, Sartlar, Başkırtlar gibi Türk halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı, bağımsızlık hakkı Sovyet devriminin taktiksel şiarıdır. Sultan Galiyev ve Lenin arasında nüans mı var? Bu süreçte Sultan Galiyevizm olarak tanımlanan politik hareket Asya’da devrimin teorisini oluşturmuştur. Sultan Galiyev’in kavramlarına göre, sömürgeleşen bu halklar proleter uluslardır. Bu halklar içinde Batıcı anlamda egemen sınıf katmanları söz konusu değildir. Bu halklar başta Rusya olmak üzere metropol halkların sömürüsüne tabi proleter halklardır. O halde bu halklar ulus olarak tümüyle devrimci proleter uluslardır. Bu proleter ulusların bağımsızlığı temeldir. Ve bu temel kırlardan şehirlere doğru bir devrim stratejisi içerir. Bu stratejide milli devrim ile sosyal devrim iç içedir. Ve örgütsel yapısı olarak işçi sınıfının önderliğindeki Bolşevik tipi Rusçu örgütlenmeyi reddederek Tatar Kızılordusu örgütlenmesinin partinin de görevlerini yerine getireceği bir halk ordusu modeli savunulur. Ve bu çizgi Sovyet devriminde Moskova dışında tüm Rusya ve Sibirya’da süregelen iç savaşta temel devrimci pratiğin teorisi olmuştur. Beyaz Muhafızların yenilmesi sayesinde Sovyet devrimi ayakta kalabilmiştir. Buradaki devrimci teori görüldüğü gibi halktan ulusa doğru genişleyen bir iktidar bloku kavramını esas almaktadır. Lenin ile Sultan Galiyev’in ulusların kaderini tayin hakkı konusunda yalnızca nüans gibi görünen farklılık aslında taban tabana bir zıtlıktır. Lenin için bu teori, ileri ülke proletaryası (Rusya) önderliğinde geri ülke köylülüğünün (Tatar, Başkırt, Kazak, Özbek) modernleşme projesidir. Yani Rusya’nın en geniş bir coğrafyada sosyalist söylem ile egemenliğini sağlama aracıdır. Sultan Galiyev içinse Rusya’daki Tatar ve Türk halklarının Turan Sosyalist Cumhuriyeti olarak bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türkiye, İran, Afganistan, Türkistan ve Çin Türkistanındaki Türklerin de bu Turan Sosyalist Federasyonuna katılarak Cengiz Han dönemindeki Türk dünyasının Rus ve Batı emperyalizminden kurtulmasıdır. Lenin ve onun takipçisi Stalin ise bu halkların sosyalist bir toplum biçimine kavuşmasından çok Rusya’ya çevre halklar olarak eklemlenmesini öngören Velikarusçu bir ideolojiyi savunmaktadır. Yani Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı sosyalist anavatanın, Rusya’nın çevreye doğru yayılarak bu bölgeden İngiliz emperyalizmini dışlamaları stratejisidir. Yoksa Türkiye, İran, Afganistan, Türkistan, Tataristan, Kazakistan, Uyguristan gibi Türk devletlerinin sosyalist bir enternasyonal ile birleşerek bağımsızlığını kazanması katiyetle değildir. Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı ile Wilson’un ulusların kaderini tayin hakkı gerçekte Amerika ve Rusya arasında sömürge ülkeler üzerindeki erken hegemonya mücadelesidir. Wilson, Osmanlı Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorluklarının dağılması ve kurulacak yeni devletlerin Amerika’ya hegemonya olarak bağlanması projesini gütmektedir. Devrimin Doğuya doğru gelişiminde Çin devrimi önemli bir aşamayı oluşturmaktadır. Çin Devrimi esas olarak Çin Han Milliyetçiliği ile Çin’i sömürgeleştiren emperyalistler (İngilizler ve Japonlar) arasındaki mücadeleden kaynaklanmıştır. Çin Han Milliyetçiliği’yle Çin’de açlık çeken köylünün sorunlarına, karınlarını doyurma sorununa cevap veren Çin komünizmi gerçekte köylülük ve milliyetçiliğin oluşturduğu anti-Japon ve anti-İngiliz bir ulusal bloktur. Bu bloğun askeri stratejisi Mao tarafından biçimlendirilen kırlardan şehirlere doğru uzun süreli halk savaşı ve kızıl siyasi iktidarlar temelinde gelişmiş bir çizgidir. Galiyev’in teorik ve pratik tezleri Çin’de Mao tarafından pratikleştirilmiştir.
Türk Ordusu’nun tarihsel geleneği Bu tezler köylü Kızılordusunun parti işlevini yüklenmesi, askeri savaşın politik savaşı kısıtlaması, kırlardan şehirlere doğru devrim çizgisini izlemesi ve devrimci temel sınıf olarak bir proletaryanın olmayışı proletaryanın ideolojik önderliği kavramı altında Han ulusu çevresinde oluşturulmuş ulusal bir blok temelindeki bir mücadeledir. Vietnam devrimi ise Fransız ve Amerikan işgaline karşı politikleşmiş bir askeri halk savaşı çizgisidir. Bu çizginin tarihsel köklerini doğru takip ettiğimizde Türk Kurtuluş Savaşı çizgisini keşfederiz. Türk Kurtuluş Savaşı’nın devrimci teorisini ve pratiğini Türk Ordusu’nun tarihsel geleneği olan devrimci, ilerici yapısı oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nin dağıtılması ve emperyalistlerce paylaşılması sürecinde ordu gençliğinin ulus ile oluşturduğu halk bloku gerçekleştirmiştir. Bu halk blokunun uzun süreçli bir Kurtuluş Savaşı vererek Yunan işgalcilere karşı Türkiye’nin bağımsızlaştırılması ve kurulmasıdır. Bunun sınıfsal yanı ise iktidar blokundaki Osmanlı hanedanının ve onun devlet yapısının tasfiyesidir. Yani Kemalist devrim tüm devrimci teorilerde ve pratiklerde olduğu gibi ulusal blokun oluşturulması ve bu ulusal bloku belirten demir çekirdek askeri politik kadronun Osmanlı devletindeki ordu gençliğinden gelmiş olmasıdır. Bu iktidara yönelen ulusal blok kendi iktidarına uygun devlet yapısını inşa ederek eski iktidarın devlet yapısını tümüyle tasfiye etmiştir. Buraya kadar kısaca özetlediğimiz devrimci teorinin sınıfsal temeldeki daraltılmış devrim stratejisi yerine ulusal temelde halkçı bir devrim çizgisi pratiği devrimlerin temel öğesidir. Devrimci teorinin ulusçu gelişimini ve dünya sistemini analiz ettiğimizde temel çelişkinin çevre uluslar ile merkez arasındaki çelişki olduğu görülür. Evrimci tarih anlayışında sömürgeci dönem, emperyalist dönem, küreselci post emperyal imparatorluk dönemleri gibi dönemler ileri sürülerek dünya sisteminin değişmez temel öğesi gizlenmeye çalışılmaktadır. Bu işlevi günümüzde Soroscu küreselciler yüklenmektedir. Nasıl ki sömürgeci dönem yerini emperyalist döneme bırakmıştır, emperyalist dönem de sonlanarak yerini küresel imparatorluğa bırakmıştır. O halde sömürgeci dönemdeki ulusların kaderini tayin hakkı, ulusal bağımsızlık dönemi emperyalist dönemde sonlanmıştır. Emperyalist dönemde yeni sömürgecilik içinde kurulan emperyalist merkez-çevre ilişkilerinin sömürü çelişkisini sözde azalttığı ileri sürülmüştür. Post emperyal dönem, imparatorluk döneminde ise Negri’nin formüle ettiği şekliyle artık ulusal devletler bürokratik yapılardır, sermaye küreselleşmiş ve ulus ötesileşmiştir. O halde ulusal devletler ve ulusal çelişki sona ermiştir tezi ile yeni bir tarihin sonu teorisi geliştirmiştir. Devrimin temel gücü Oysa kapitalizmin modern dünya sistemi dediğimiz 500 yıllık süre içinde daima merkezi bir yapı içinde uzun mesafeli ticareti kullanarak çevreden merkeze doğru değer aktaran yani merkezin çevreyi sömürdüğü bir hegomanyası var olmuştur. Andre Gunter Frank’ın ele alış biçimi ile tarihsel dünya sistemleri diyeceğimiz kavram içinde klasik ekümenik dünyada merkez ve çevre ilişkileri uzun mesafeli ticaret ve hegomanya ilişkileriyle varlığını sürdürmüştür. Yani yerkürenin temel çelişkisi merkez ülkeler ve bu ülkelerdeki egemen ticaret burjuvazisi ile çevre ülkelerdeki halklar ve uluslar arasında olmuştur. Evrimci tarih anlayışına göre köleler ile efendiler arasında, feodaller ile serfler arasında, kapitalist burjuvazi ile işçi sınıfı arasına indirgenmiş, daraltılmış çelişkiler devrimin temel gücünü oluşturmamıştır. Devrimin temel gücünü tarihsel devrimlerde çevre halkların, ulusların (barbarların) merkez (uygar) alanları askeri politik olarak fethederek oluşturduğu ulusal tarihsel devrimlerdir. Modern dönemde ise yine temel çelişki proleter halklar ile emperyalist merkezler arasındadır. 1917 Devriminden bu yana gelişen devrimci pratik emperyalizme karşı çıkış olarak formüle edilen dünya sistemindeki merkez sömürüye karşı ulusal blokların devrimci hareketidir. Sonuç olarak günümüz devrim teorisine baktığımızda Latin Amerika’da biçimlenen Chavezci ulusal devrimci blok temel çelişkinin merkez ülke ile bu ülkeye karşı bağımsızlığı savunan ulusal blok arasında olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Önümüzdeki yazıda ele alacağımız şekilde 68’deki devrimci teori Kurtuluş Savaşı’nı esas alan İkinci Kuvayı Milliyeci çizginin devrime en yakın çizgi olduğu tarihsel verilerle açıkça ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs Devrimi esas alarak iktidara gelme ve bu iktidara da dış destek olarak Sovyetler Birliği ile ittifaka girme anlayışı nedeniyle 9 Mart yenilgiye uğramıştır. Oysa ordunun vurucu gücü ve devrimci organik aydınların ittifakını halk bloku ile bütünleştirerek başlangıçta vurguladığımız Devrimci Parti’yi hayata geçirme stratejisi olan 2. Kuvayı Milliyeci çizgi yüz yılımızdaki devrimi gerçekleştirecek en yakın teori olarak görülmektedir. 71 yenilgisi sonrası 68 hareketinin giderek ulusal çizgiden halkçı devrimci çizgiye ve sınıfçı sosyalist devrimci çizgiye geçişi devrimci teorilerini gerçekten kopuk, hayalci lafazanlıklara dönüştürmüştür. Bu lafazanlık da günümüzde devrimci komünistlikten, Bolşeviklikten hareket ederek Soroscu liberal sosyalistliğe varmıştır. Ama 70’den bu yana tüm bu keskin çizgilerin devrimci pratiğe ait tek bir adımları bile yoktur.
|