09.06.2008/Sayı:190
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

... Ve Evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan(10)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Ne demişti o Antep türküsü: “Gönül gurbet ele varma, ya gidilir ya gidilmez...” Özünde, insan hep bir gidiş halinde. Bu gidiş hali sürekli sürdüğü için, sankiyse, hiçbir yere gitmiyormuşuz gibi hissediyoruz. Tıpkı, Dünya döndüğü halde, döndüğünü hissetmememiz gibi. Sürekli gidiyoruz bir hale. O hal, neyin hali; hiçbir zamanlar bilemeyeceğiz. Bilmememiz de daha iyi belkiyse. O hale gidemezdik bilsek. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Necdet Ekrem, Hasan’ın birkaç eşyasını topladıktan sonra, askeriyeden bir araba alıp, hemen koyuldular yola. Yolun ne kadar süreceğini ne Necdet Ekrem, ne de Hasan biliyordu. Hasan, yollara alışık idi, ya Necdet Ekrem? Ömründe ilk kez, Istanbul dışrasına çıkacaktı. Çok heyecanlı idi. Türk Ocağı’nda sözedilen Anadolu’yu görecekti nihayet. Kurucular arasında değildi ancak arkadaşlarına epey yardımda bulunmuştu, Türk Ocağı açılırken. Hemen hemen tüm konuşmalara da dinleyici olarak katılmıştı. Ana düşünce: Yurdun birlik ve dirliği, devletin kurucu öğesi olan Türklük bilinciyle, Türk halkına tutunularak gerçekleştirilebilirdi ancak. Şimdi Necdet Ekrem, ilkin, o Türk halkını görecekti. Şiir ve konuşmaların ötesinde. Hasan’dan daha heyecanlı idi. Hasan, çevresine manzara gibi bakarken, Necdet Ekrem inceleyerek bakıyordu. Nedir, ne değildir makamında. Araba artık yavaştan Istanbul’u terkediyordu. Biraz sonra Anadolu’da olacaktılar. Hasan yine çevresine bakıyordu. Ne düşünüyordu Hasan? Yine başka bir gurbet. Yine yol. Yol bitmez be Hasan’ım, değil mi, Sağdıç? Yol bitmez. Öl, öl yine bitmez. Hasan da bunu biliyordu zaten. Öğrenmişti. Hem de en acı bir öğrenimle. Artık takmıyordu kafasına bazı şeyleri. Dayamış başını arabanın korkuluğuna, yolların tümseklerine uyarak, bir yukarı, bir aşağı, başı sallanarak gidiyordu. Yola, başını sallayarak, sankiyse, “evet” diyordu; “artık senin emrindeyim”; yollar bitmediğine göre, zaten hepimiz yolların emrindeyiz bir bakıma. O, nereye karar kılarsa, bizler de oraya gidiyoruz. Yol, bu kez hükmünü, Bursa’ya vermişti. O’nlar da, oraya gidiyordular işte. Yüzbaşı’nın emri hikaye idi, yol böyle istemişti.

Artık Istanbul bitti. Ve Anadolu... Mankurt tarihçiler der ki: “Anadolu’ya 1071’de girdik.”; öyle mi, Sağdıç? Hayır. Biz, Anadolu’ya, 1071’de son kez girdik. Anadolu... 7bin yıllık; geçmişte Türk, halde Türk ve sonsuza dek Türk kalacak, Türk’ün yurdu. Bir Türkeli. Necdet Ekrem bunu biliyordu. Hasan, ilerde bilecekti bunu. Araba tekeri yavaş yavaş devriliyordu başka bir zamana. 1912’den geriye doğru ilerliyordu. Bursa’ya dek, o 7bin yılı, görebilecekler miydi acaba? Necdet Ekrem istiyordu bunu. Teker yavaş yavaş dönüyordu. Teker ileri gittikçe, zaman geriye gidiyordu. Hayretle izliyordu Necdet Ekrem. Bir belgesel izler gibi. Hey gidi, Istanbullu!!! Senin için, Istanbul’dan başka bir yurt var mıdır ki? Sen, Anadolu’yu başka bir yurt bilirdin. Arap illerinden, Acem illerinden, Urum illerinden, daha uzak bilirdin, sen, Anadolu’yu. Anadolu: Köylü. Anadolu: İdraksız. Anadolu: Pis. Anadolu: “Türk” idi senin için. Ey, Istanbullu, ey!.. Necdet Ekrem, o uzaklığın ta içresindeydi. Anadolu’ya muhtaçtı şimdi. Gök O’nun, toprak O’nun, su O’nun, yol O’nundu bu saatten sonra. Istanbul’un hükmü yoktu buralarda. Anadolu başlamıştı. Anadolu başlarken, Necdet Ekrem de başlıyordu. Başlıyordu yeni bir yaşama. Kitaplarda yazmayan, şiirlerde geçmeyen, Ocak’da pek de bilinmeyen bir yaşam. İşte o yaşamın eti ve kemiği, teker her ilerledikçe, tokmak gibi vuruyordu tenine Necdet Ekrem’in. Aynı sesi Necdet Ekrem, ilerde de duyacaktı. Bir Ağustos sabahında...

Teker ilerliyordu. Köylüklerin yamaç başlarındaki yollardan ilerliyordu. Tek yollu bir yoldu Anadolu. Sapağı, kavşağı yok. Anadolu insanı gibi dümdüz idi, bazen de hafif kıvrımlı. Atı bıraksan, Bağdat’a kadar giderdi. Öyle ufuksuz ve bitmez düz yollar. Teker ilerliyordu. Köylülerin yaşı almışları bakıyordular arabaya, uzaylı gibi. Oysa, kaç kez görmüştüler atlı arabayı; ancak yabana bakmak adetti köylü için. Araba yolda kaybolana dek bakardılar. Kıyımlardan ve istilalardan kalma bir adetti bu. Arabanın gittiğine emin olana dek bakmak. Gençler de aynı bakıyordular. Tehlike olmadığını anlayınca, yola çıkıp, elma neyin veriyordular bizimkilere. Sevaptır. Unutma, Sağdıç! Teker ilerliyordu. Hasan, manzaraya bakıyordu. Necdet Ekrem, düşlerine. Düşündüğünü biraz da olsa yakalamıştı. Ancak bu denli yoksulluğu düşünememişti. Hayvanlar, insan, insanlar hayvan olmuştular burada. Hayvanlar, kahve köşelerinde sürter gibi yayılmış, insanlar ise onların işlerini yapıyordular ilk bakıldığında. Ancak görünüşte işte. İşin aslı ne idi? Neden insanlar, hayvanlar yerine kendilerini koşmuştular sabana? Yoksulluk işte. Kocayan hayvan artık iş yapamaz olmuştur. İş yoksa, aş yok. Hayvan alacak para da yok. Kendini koşmuş insanımız sabana. Hayvanlar da, kahve köşelerine yayılır gibi yayılıp yeşile, ölmeyi bekliyorlar; ya ecelle, ya hastalıkla. Aynı hastalıklar insanımızda da var. İnsaniyle, hayvaniyle yazgı birliği etmiş Anadolu. İnsanlık işte. İnsalık da bitmez, yoksulluk da. Yoksulluk? Bu bereketli topraklarda mı, Sağdıç? İşte savaş, işte eşkiya. İşte Trablusgarp, işte Balkan ve işte çeteler. Kimi kolunu verdi, kimi hevenk hevenk emeğini. Düşmandan çok bu eşkiyalar bitirdi Anadolu’yu. Özellikle de Rum’un çeteleri. Hele Balkan’dan sonra daha bir azdılar. Ekmeğe tüfenkle karşılık verdiler. Gönüllü kafilelerini yollarda telef ettiler. İnsanı hayvan, hayvanı insan gibi katlettiler. Necdet Ekrem ve bir de Hasan bu gözler gibi gördüler kendi gözleriyle bunları. Dumanları hala tütüyordu kalanların. Açlığın dumanı, şehit neferin dumanı. Ateşin dumanı, hayinliğin dumanı. Tütüyordu hala bura toprağının üzresinde. Bundandı, insanların teker seslerine ürkmesi. At kişnemesine korkması. Oysa, biz hiç attan korkar mıydık? Atı biz icat etmiştik. Ancak eşkiyalar bütün işlek atları toplamıştılar köylüklerden. Geriye hasta ve leş olanlar kalmıştı. Hasan da artık bir manzara gibi bakmayı bırakmıştı çevreye. Üsküp yolunda başından geçenler geşmişti aklına. Demek, bura da aynı şeyi yaşamıştı: Kıyım ve ihanet. Ve bir de açlık... Hasan, ağlamak istedi. Ancak yasaktı. Necdet Ekrem ağlamak istedi. Hasan’ın yanında olmazdı. Ancak arabacı ağlıyordu. Gözyaşlarını atlardan bile gizleyerek. Çünkü atlar da ağlıyordu.

Teker hala ilerliyordu. Her şeyler bir yana, yeşillik bir yana idi. Necdet Ekrem’in düşündüğü ve gerçek olan yan: Bu yeşillik ve yeşillikle bir olmuş halkın güzelliği idi. Yoksulluk ve açlık kısmını romantik şiirler pek yansıtmıyordu ancak geri kalan güzelliği de o romantik şiirler yansıtamıyordu. Zaten hiçbir şiirler de yansıtamazdılar. Çünkü tokat gibi gerçektiler. Halk yoksul, doğa zengindi. Eşkiya, doğadan çalıp çırpamıyordu tabi. Bu, halkın aleyhine olan bir olaydı sankiyse. Ne tuhaf, değil mi, Sağdıç? Teker hala ilerliyordu. Köylüler yine o güzel gözleriyle bakıyordular. Kimi selam ediyor, kimi elma neyin vermeyi sürdüyordular. Çeşmeden taze su ikram ediyordular. Necdet Ekrem, askeri üniformalı olduğundan, köylüler, en azından araba ufukta kaybolana dek, kendilerini güvenden hissediyordular. Sonrası, yine korku. Düşman verememişti bu korkuyu Türk halkına çünkü düşmanın kim olduğu belli idi, ya eşkiyanın nereden, ne zaman çıkacağı? Güvenlik, birkaç dakikalığına, halkın gözünde, Necdet Ekrem’e kalmıştı. Durum böyleyse, Osmanlı zaten bitmiş idi. Necdet Ekrem de, o an, bunu düşündü: Osmanlı artık bitmiş idi. Başka bir hal çaresi bulunması gerekti. Bulunacaktı da...

Hava hafif kararmıştı artık. Teker ilerliyordu. Dinlenmeyi düşünmeden hemen Bursa’ya varmaları gerekti. Ancak atlar yorulmaya başlamıştılar. Geceyi çevre köylerden birinde geçirmek istedi arabacı. Necdet Ekrem düşündü. Oluru verdi. Az ilerdeki eve doğru ilerlediler. Necdet Ekrem indi arabadan. Kapıyı vurdu. Ses yok. Kapıyı vurdu, ses yok. Açıldı biraz kapıdan, gördü ki: Kapının kolunda kırmızı bir işaret. Başka bir haneye gitti. Onun kapısına baktı. Onda da aynı işaret. Sonra başka bir eve. Sonrasında başka. Ve başka. Başka. Başka ve başka... Evlerin yarısı işaretliydi. İşaretsiz bir evin kapısına vurdu. İçreden bir ses duyuldu. Kapı yavaşça aralandı. Necdet Ekrem:

“Çıkın dışarı!”

“Geliyorum.”

“Açın kapıyı!”

“Buyur, Bey’im”

“Nedir bu işaretler, ne oluyor bu köyde?”

“İşaretler çeteler tarafından.”

“Nedenmiş peki?”

“Köydeki taraftarlarını işaretliyorlar, Bey’im.”

“Ya sen?”

“Tövbe. Ben gavur muyum?”

“Peki, bunlar gavur mu?”

“Gavurla yatan, gavurla kalkar, Bey’im.”

“Anlaşıldı.”

Dedikten sonra, evlerden birinden ateş edildi. Ardından at sesleri duyuldu. Necdet Ekrem, birden Hasan’ı unutarak, eve girdi. Çıkardı belinden silahını ateş etmeye başladı. Ev halkı katılamadı kendisine. Eşkiya tüm silahlarını toplamıştı çünkü. Atler ilerden görüldü. Rum’un çeteleriydi bunlar. Atlara bakarken. Birden Hasan ve arabayı gördü. Hızla o yöne doğru koşmaya başladı Necdet Ekrem. Öyle bir koştu ki, attan ve kurşundan daha hızlıydı. Arabanın yanına vardı. Tek çare arabanın hızlı bir biçim oradan uzaklaşmasıydı. Ancak Necdet Ekrem köylüyü bu baskında yalnız bırakamazdı. Ayrıca araba giderken, eşkiyaların arabaya dadanmaması için, köyde kalıp hedef şaşırtması da gerekiyordu:

“Hasan, yollarımız burada ayrılıyor. Arabacı sen süratle ayrıl buradan. Hasan’ı koru.”

“Başüstüne, Efendi’m.”

“Ama, Abi!”

“Ne demiştim sana Hasan, ‘abi yok, komutanım var’ Şimdi gidin buradan. Bu bir emirdir.”

Necdet Ekrem aynı hızla eve doğru koşmaya başladı. Bir yandan mankurt köylü, bir yandan eşkiya ateş ediyordu. Zor attı kendini eve Necdet Ekrem. Son kez arabaya baktı. Araba güvenli bir biçimde uzaklaşıyordu. Bir ‘Bismillah!’ çekti ve... Sonrası bir ateş banyosu...

“Eeeeeeeee, sonra?”

Sonrası sonraya, Sağdıç. Bugün biraz yorgun ve uykusuzum. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...1


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe