| Serap Yeşiltuna |
AKP-PKK savaşında yeni evre: Güneydoğu acil eylem planı
AKP-PKK savaşı başlıyor Türkiye bir Kürt-İslam diktası altında yönetilirken AKP bunun hem Kürt hem de İslam ayağını tam anlamıyla denetimi altına almaya çalışıyor. Geçtiğimiz aylarda yapılan sınır ötesi operasyonlardan sonra PKK’nın siyasallaşması ve hareket alanını artırmasıyla birlikte sürecin bir AKP-PKK savaşına evrileceğini belirtmiştik. Özellikle Güneydoğu’da ciddi anlamda bir hesaplaşmaya girileceği ve bunun özellikle PKK’nın kalesi olan Diyarbakır üzerinden siyasi bir çatışmaya dönüşeceği ortadaydı. AKP ve DTP bugüne kadar pek çok konuda uzlaşmış, gerek Türk düşmanlığında birleşerek gerek Amerikan dayatması tüm kararların altına imza atarak kardeşçe hareket etmişlerdi. Ancak son operasyonlardan sonra, ABD besleyip büyüttüğü bu hareketlerin kendi içlerinde çelişki yaşamalarına izin vererek denetimi dışında büyümelerine engel olmaya çalıştı. Bu çatışmanın kilit noktası elbette Güneydoğu Anadolu Bölgesi. Genel itibariyle Güneydoğu zaten AKP ve PKK’nın dışında hiçbir partinin söz sahibi olamayacağı bir durumda. DTP Kürt bölgesinde elbette üstünlüklü bir güce sahip; ancak geçtiğimiz yerel seçimlerde ve 22 Temmuz’da da görüldüğü gibi AKP bölgede DTP’yle rekabet edecek güçte. Tayyip uzun zamandır Diyarbakır ve ek olarak Batman Belediyelerini kazanmaktan bahsediyor ve bunu açıkça ilan ediyordu. Bu nedenle yerel seçimlerin hemen öncesinde AKP düğmeye bastı ve DTP’yi ekarte edecek tek plan olduğunu düşündüğü ekonomik bir atılıma girişti. Eylem planı “Kurtuluş Projesi” değil, ekonomik ve siyasi fiyasko Tayyip Erdoğan’ın “Kurtuluş Projesi” dediği GAP eylem planı geçtiğimiz hafta açıklandı. 12 Bakanla birlikte yaptığı “Diyarbakır çıkarması”nda güya Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma atılımını gerçekleştirdi. AKP, 25 yıldır GAP ile ilgili olarak açıklanan irili ufaklı paketlerin 18.’si olan bu planla, 2008-2012 arasındaki 5 yıllık dönemde 73 eylemi hayata geçirerek 3 milyon 800 bin kişiye iş vaat etti. Tayyip’in ifadesiyle bu bir “ulusal restorasyon projesi”ymiş. Daha çok demokrasi, daha çok özgürlükle birlikte daha çok yatırım, daha çok üretim gelecekmiş. PKK’nın istismar ettiği sosyoekonomik yaralar bu projeyle ortadan kaldırılacak ve terör yalnızlaştırılacakmış. Tayyip bu planı, 12 bakan 50 Kürt milletvekili ve 4 bin polisin görevli olduğu kapalı spor salonu toplantısında yaptığı 2 saatlik konuşmayla anlattı. Planın ayrıntıları tüm gazetelerde “Yeni Bir Milat” manşetleriyle açıklandı. Özet olarak GAP’a 12 milyar dolar akacakmış ve 5 yıl içersinde sulama projeleri tamamlanacak, mayınlı araziler temizlenecek, turizme ağırlık verilecek, sınır ticareti kolaylaşacak, teşvik projeleri geliştirilecek, Diyarbakır, Gaziantep ve Şanlıurfa’da da cazibe merkezleri oluşturulacakmış. Ayrıca bu bir rapor ve proje değil, kaynağı hazır ve somut bir eylem planıymış. Hükümet yardakçısı çevreler planı inandırıcı bulurken, işten biraz anlayan uzmanların kafası karıştı. Hesaplamaları yaptılar, birkaç örnek verirsek: Hikaye kısmı oldukça ayrıntılı olan plana göre bölgeye her yıl milli gelirin % 20’si kadar yatırım yapılması gerekiyormuş. Yani imkânsız! Bugüne kadar yılda 200-250 bin dönüm arazi sulamaya açılmış. Ama Tayyip’lerin projesine göre bundan sonra yılda 1.4 milyon dönüm arazi sulamaya açılacakmış. Bu da yaratıcı ama fazla hayal ürünü olarak görülüyor! En ilginci de 3.8 milyon kişiye istihdam yaratılacağı ile ilgili proje. Kaynağını sormak elbette boynumuzun borcu ancak burada sorun olan şey kaynak değil, 3.8 milyon işsizin nereden bulunacağı. Çünkü bırakın Güneydoğu’yu, Türkiye’deki toplam işsiz sayısı 2.6 milyon kişiymiş! Bu liste devam ettirilebilir. Planın ayrıntılarını, tutarsızlıklarını ekonomi uzmanlarına ve inandırıcılığını da bir yana bırakarak, diğer hükümetlerin seçim öncesi verdiği vaatlerden farklı olmayan bu planın siyasi hedeflerini incelemek gerekiyor. Başta da belirttiğimiz gibi bu plan, Kürt bölgesini paylaşım savaşının bir parçası. Hakkını vermek lazım, AKP bugüne kadar Kürtlerin haklarını savunmak anlamında epey önemli bir sınav verdi. Zaten bu projenin de en büyük açılımı bu.
DTP’nin ROJ TV’si varsa Tayyip’in “kardeşlik projesi” derken kastettiği şey Türk-Kürt kardeşliği. Bu fikri gündemde tutarak DTP ile rekabet edebileceği bir alan yaratmaya çalışıyor. Ekonomik ve sosyal şartları iyileştirecek ve bölgedeki Kürtlere de; “Ben sizin haklarınızı DTP’den daha iyi savunurum” mesajı verecek, “Terörün düşmanı özgürlük ve refah ortamıdır” diyerek, Kürtlere yeni haklar vererek güya PKK’yı bitirecek. Diyarbakır’da yaptığı konuşmada; “Yeni açılımımız terörün dil ve kültür tabanını kurutacak. TRT’nin bir kanalı sürekli bölgenin diliyle yayın yapacak” diyerek ROJ TV’ye alternatif bir “devlet” kanalının da “müjdesini” vermiş oldu. Bunun ideolojik altyapısı da hazırdı. Bizim bildiğimiz slogan “tek dil, tek bayrak, tek millet”tir. Ama Tayyip’inki biraz farklıydı. Ağzından bu aralar sıkça duymaya alıştığımız “Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” sloganı ile zaten “dil” konusunu gündemden düşürmüş, yavaş yavaş iki dilli bir yapıya gidileceğinin mesajını vermiştir. Tayyip, bölgenin ayrı bir dili olduğundan bahsettiği için “tek dil” diyebilmenin önünü de kesmiştir. Zaten hemen ertesi gün Meclis’te TRT tarafından Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde yayın yapılmasına imkân tanıyan önerge de kabul edilmiştir. AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt’un konuyla ilgili yorumu da AKP’lilerin her anlamda DTP’ye rakip olmaya çalıştığını, üslup ve örneklemeleriyle de ortaya koyuyor: “Üniversite yıllarında, halkımızın dilinde bir şarkı dinleyebilmek için bir kaseti nasıl sakladığımızı, bodrumlarda, kapalı odalarda dinleyip, mutlu olduğumuzu çok net hatırlamaktayız. Düğünlerimizde, kimsenin olmadığına kanaat getirerek, söylenilmiş halk türküleri konusunda acıları, cezaevlerini, işkenceleri gayet iyi hatırlamaktayız.” Gerçekten de AKP, PKK ile savaşta ciddi bir adım atmıştır. PKK’nın tüm söylemlerini artık kendi milletvekilleri dile getirmekte, PKK’nın tezleri üzerinden siyaset yapmaktadır. AKP, PKK ve DTP ile rekabet edeceğim derken aslında Kürtçülüğün yaşam alanını artırmıştır. Tayyip; “Artık bölücü terörün insanlık dışı yüzünü herkes tanımıştır. Örgüt hiç olmadığı kadar yalnızlaşmıştır” demektedir. Ancak bölücülük ve örgüt yalnızlaşmamıştır, tersine artık AKP’nin de içine girmiştir. Eskiden yalnızca DTP’ye özgü olan Kürtçe slogan ve pankartlar artık Tayyip’i karşılama törenlerinde de görülmektedir. Tayyip Kürtçe “Seni Seviyoruz” pankartlarıyla alkışlanmıştır. Bu işin sonu PKK ve DTP’nin daha da güçlenmesi olacaktır. Kürtçe artık devlet protokolüne, resmi karşılamalara, Başbakan’ın söylemlerine kadar girmiştir. Öyle ki, o da Güneydoğu’dan bahsederken tüm DTP’li vekillerin ve belediye başkanlarının yaptığı gibi “bölge” demektedir. Masaya oturma siyaseti Tayyip’i PKK’nın masasına oturtmuştur ve artık PKK’nın argümanları üzerinden siyaset yaptırtmaktadır. Bugüne kadar attıkları her adım PKK’yı meşrulaştırmış, siyasallaştırmış, güçlendirmiştir. PKK’yı bitirme vaatleriyle başlatılan ABD güdümlü sınır ötesi operasyonlar son dönemde PKK’nın daha da güçlendiğini ortaya koymuştur. Her gün gelen şehit cenazeleri zaten bu somut durumu doğrulamaktadır. Siyasallaşma ile birlikte daha çok yaşam alanı bulmuş ve silahlı eylemlerini de artırmıştır. Yani iddia ettikleri gibi siyasallaşma silahlı terörü bitirmiş falan da değildir. “…Ekonomik sorun yaşayan Egeliler neden dağa çıkmıyor?” Tayyip açılımlarıyla DTP’nin isteklerini de artırmakta, yeni talepler yaratmaktadır. DTP’liler Tayyip’in Kürtçü açılımlarını yeterli bulmazlar. Örneğin Güneydoğu Acil Eylem Planı, DTP’yi hiç tatmin etmemiştir. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir; “Başka bir partinin seçim çalışmasına neden katılayım?” diyerek Diyarbakır’daki toplantıya gitmemiş ve AKP’nin planını da geçici bir şefkat gösterisi olarak eleştirmiştir ve plan, AKP ile DTP arasındaki bir polemiğe dönmüştür: “Devletin şefkat eliyle, demokratik siyasi yöntemlerle taleplerini dile getiren halkımıza karşı, sokak ortasında çocuklarımızın kolları kırılıyor, polis coplarıyla analarımızın kafaları parçalanıyor. Diyarbakır halkı, Van halkı, Hakkari halkı, Batman halkı bu şefkat elini çok iyi biliyor. Bu şefkat elinin açtığı yaraların hâlâ iyileşmediğini Sayın Başbakan’a hatırlatmak istiyoruz. Evet Sayın Başbakan, hiç kuşkunuz olmasın, biz bu şefkat elini çok iyi biliyoruz. 80 yıldır bu şefkat eliyle yönetiliyoruz.” Baydemir, aslında; “Senin ekonomik açılımların Kürtleri ikna etmez, bizim öyle ekonomik bir sorunumuz yok, terörün başlama nedeni geçim sıkıntısı değil, Kürtçülüğün ifade edilememesi” demek istemektedir. Sen istediğin kadar iş bulmaktan bahset, “Kürdüm” diyemedikten sonra bir anlamı yoktur yani onun için. Bu fikri DTP Eşbaşkanı Emine Ayna çok daha açık bir dille ifade etmiştir. “Sorun ekonomik sorundur diyerek işin içinden çıkın bakalım” diyen Ayna; “Sorun ekonomik sorunsa, ekonomik sorun yaşayan Egeliler neden dağa çıkmıyor? Sayın Başbakan, kızları, oğulları dağda olan bu halk bir kuru ekmeğe kanar mı sanıyorsunuz?” diye konuşmuştur. Bu ifadesiyle aslında Emine Ayna hiç de yanlış olmayan bir gerçeği dile getirmiş ve PKK’nın asıl niyetini ortaya koymuştur. Klasik bir PKK ve PKK sempatizanı söylemidir: “Devlet Kürtleri dışladığı ve Güneydoğu’ya yatırım yapmadığı için terör başlamıştır.” Sürekli olarak bir ezilmişlik edebiyatı yapılmaktadır ve eşitlikten adaletten bahsedilir. Ancak Ayna’nın dediği maalesef doğrudur. Ege’deki yoksul halk dağa çıkıp isyan etmez; çünkü onun kafasında isyan etmek, ihanet etmek gibi bir fikir yoktur. Kafasında bir kimlik problemi de yoktur. Ancak bugün Kürtleri ayaklandıran şey yalnız ve yalnızca farklı bir kimlik yaratma psikolojisidir ve tarihten gelen kandırılma ve ayaklandırılmaya müsait olma durumudur. İstediğiniz kadar köprü yapın bombalayacaktır, istediğiniz kadar okul yapın gönderdiğiniz öğretmenleri öldürecektir, istediğiniz kadar iş bulun o işlerde çalışmak yerine dağa çıkmayı tercih edecektir. Kaldı ki bugün PKK Güneydoğu ile sınırlandırılamayacak kadar genişlemiştir. İstanbul’un merkezinde, en turistik sahil merkezlerinde yaşayan Kürdün ne işsizlik problemi vardır ne de eğitim. Yaratılan mafya ekonomisi ve dayanışma kültürü ile zaten belli bir refah düzeyinin üstünde yaşamaktadır. Ama yine PKK’lıdır, yine DTP’ye oy verir, yine Kürtçülüğü ve bölücülüğü savunur. Doğru, öyle kuru ekmeğe falan da kanmaz. Kızları oğulları dağdadır; çünkü dertleri ekmek değildir. Dertleri yalnızca ve yalnızca bölücülüktür. Aslında Tayyip de bunun farkındadır. Hazırladığı acil eylem planının gerçekleştirilebilir bile olsa ekonomik ve sosyal yönleriyle Kürtleri ikna etmeyeceğini bilmektedir. O nedenle ısrarla ve ısrarla kardeşlik söylemini, özgürlük ve demokrasi gibi lafları kullanmaktadır. Baydemir’in şikayet ettiği 80 yıl öncesinin politikalarından, yani Atatürk döneminin Kürtçülükle mücadele yönteminden kendisi de rahatsızdır. ROJ TV’yle bir karşıtlığı yoktur, sadece alternatifini yaratmak istemektedir. Güneydoğu’daki Kürtleri kendi eksenine çekerek, İslam sosuna bulanmış, eskisinden farkı olmayan yeni bir Kürtçü eğilim yaratarak PKK’lıları AKP’ye oy verir hale getirecektir. Bunun dışında bir planı, bölgeyi kalkındırmak gibi bir eğilimi falan yoktur. Gül Kürtlerin Cumhurbaşkanı, Tayyip de Kürtlerin Başbakanı’dır! “Tayyip’in Diyarbakır çıkarması”, Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez soluğu Güneydoğu’da alan Abdullah Gül’ü de bir kez daha hatırlattı. Gül de Tayyip gibi PKK’lıların jargonunu kaparak Güneydoğu’dan “bölge” diye bahsetmiş, demokratik açılımlara değinmişti. Tabii DTP’liler Gül’ün ziyaretini alkışlamış ve örnek bir gezi olarak değerlendirmişti. Kürt-İslam Cumhuriyeti’nin ilk üst düzey girişimiydi belki o gezi. Kürtçülüğün serbest bırakıldığı, Şeyh Sait torunlarının devlet görevlisi olduğu bir ortamda Cumhurbaşkanı Gül, Kürt-İslam ittifakının devam edeceğinin sinyallerini vermişti. Bugün Tayyip’in acil eylem planı, Kürt bölgelerine tamamen hakim olarak DTP’yi diskalifiye etmeye yönelik bir girişimdir ve AKP’nin başından beri istikrarlı olarak Kürtçülüğe yaktığı yeşil ışıktır. Ancak bölge Kürt bölgesidir ve DTP’nin çöplüğüdür. O nedenle öyle başta iddia ettikleri açık alanda meydanlarda yapılan bir mitingle Diyarbakır’da olma şansı da yoktur. Kürtlerin örgütü bellidir. Tayyip de bunu bildiği için kapalı spor salonunda dar bir kitleyle ve yoğun güvenlik önlemleriyle açıklamıştır projeyi. Kürtleri tam olarak Kürtçülüğüne ikna etmeden de meydanlara çıkma şansı yoktur. Ancak bu da sorun yaratmaz, söz konusu bölücülükse gerisi teferruattır. Onu dinleyecek bir Kürt kitlesi illaki bulunur. AKP-PKK arasındaki Kürt-İslam ittifakı ve ideolojik birliktelik yerinde duracak, Cumhuriyet karşıtlığı, bayrak düşmanlığı, Atatürk düşmanlığı yerinde duracaktır, ama yerel seçimler öncesinde de bu rant paylaşımı bir şekilde hesaplaşmaya dönüşecektir. Tayyip konuşmasında istediği kadar tek millet, tek bayrak, tek vatandan bahsetsin, birlik ve beraberlik mesajları versin, yaptığı tek vurgu ayrılık vurgusudur. O artık Kürtlerin Başbakanı olma yolundadır ve bu nedenle Türk Milleti’nden değil “T.C. Vatandaşlığı”ndan bahsedebilmektedir. “Kürt sorunu” bir kez daha kabul edilmiş, Kürt isyanlarına boyun eğilmiştir Tayyip’in Kürt açılımı, Amerikancı sağ iktidarların “Kürt sorunu”nu kabul etme girişimlerini olgunlaştırmıştır ve bu nedenle de tarihidir. Devletin bugüne kadar Güneydoğu’ya yaptığı tüm yatırımlar, askeri harcamalar, şehit edilen öğretmenler, doktorlar, askerler unutturulmuş ve “masum, ezilen, yoksul, geri bıraktırılmış” Kürtlere yeni tavizlerin kapısı açılmıştır. Özgürlük ve demokrasi söylemi, “Kürtler esir mi?” sorusunu gündeme getirmektedir. Bugüne kadar her türlü demokratik haktan yararlanan, özgürce bölücü eylemler yapan, özgürce dağa çıkan ve özgürce Türkleri katleden Kürtlere daha ne kadar özgürlük verilecektir? Tayyip bu özgürlük söylemleriyle devletin bugüne kadarki Kürt politikasını, terörle ve bölücülükle mücadele kavgasını hiçe saymıştır ve kendince yeni bir başlangıç yapmıştır. Bunun adı aynı zamanda Kürt isyanlarına boyun eğmek, dağdaki teröristin isteklerine cevap vermektir. Şimdi bazı köşe yazarları Tayyip’in eylem planını, Atatürk’ün başlattığı projenin devamı olarak değerlendiriyorlar. Demiryolları, köprüler, fabrikalar Atatürk’ün eseriymiş ve Tayyip de bunu kaldığı yerden devam ettirecekmiş. Elbette o bölgede yapılan tüm yatırımlar sadece ve sadece Atatürk’ün eseri. Ölümünden sonra da hiçbir iktidar aşiret ağalarını milletvekili yapmak dışında Güneydoğu’ya yatırım yapmakla ilgilenmiş değil. En basitinden 1930’lu yıllarda Diyarbakır Ankara arasında uçak seferleri olduğu düşünülürse, Atatürk dönemi halkçı-devletçi kalkınma modelinin büyüklüğü ortaya çıkar. Ancak Tayyip’in eylem planının ya da bundan önceki herhangi bir işbirlikçi iktidarın yaptıklarının Atatürk’ün ekonomik ve toplumsal planıyla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Atatürk, Kürt isyanlarıyla mücadele etmekle, bölgedeki kalkınma arasındaki farkı çok iyi bilmektedir. Ne isyan eden Kürtlere alın size iş, alın siz özgürlük demiş ne de aşiret ve tarikat yapısını koruyacak ittifaklarda bulunmuştur. Tersine, feodal yapıya karşı güçlendirmeye çalıştığı tek şey Türk Devleti ve Türk dilidir. Tayyip’in planının tam tersi yani! Atatürk’ün planı ne kadar Kürt isyanlarını önlemeye yönelik ve devleti güçlendiren bir plansa, Tayyip’in planı o kadar ayaklanmaya kışkırtan, bölücülüğün önünü açan ve Türk Devleti’ni değil ABD’yi güçlendiren bir plandır. AKP-PKK savaşının galibi ABD olur AKP’nin tüm icraatları bugüne kadar sadece ABD’yi güçlendirmiştir ve AKP- PKK savaşı bunun dışında değildir. ABD’nin desteklediği iki büyük gücün hesaplaşması ABD açısından bir engel ya da çelişki değil, tam tersine bu güçleri kontrol etmek ve hakim güç olarak kalmak için önemli bir seçenektir. AKP, din temelli bir siyasetle PKK’dan biraz ayrılmakta ve farklı bir Kürt kesimini de ikna etmeye çalışmaktadır. Bir anlamda AKP dağa çıkmadan, fiilen PKK’lı olmadan bölücülük yapabilmenin de teminatı olmuştur. ABD bu nedenle farklı Kürt kesimlerini örgütleyecek AKP ve PKK’nın bu hesaplaşmasını seyretmekte ve desteklemektedir. Kürtçülük Kürtçülüktür, kim yaparsa yapsın ABD’yi memnun etmektedir ve iki koldan ilerlemesi AKP’yi ya da PKK’yı değil ABD’yi güçlendirecek bir durumdur. ABD’nin BOP’u kapsamında Kürtlerin güçlenmesi, Kürtçülük akımının hükümet eliyle desteklenmesi ABD’ye hareket alanı ve ferahlama sağlayacaktır. ABD bu nedenle iki gücün aynı anda güçlenmesini istiyor, Kürt taban üzerindeki bu paylaşım savaşının Kürtçülüğü güçlendireceğini görüyor ve sesini çıkarmıyor. Söz konusu daha fazla Kürt edebiyatı olacaksa, kim yaparsa yapsın memnuniyetle seyrediyor. İşin içine bir de CHP ve MHP girerse o zaman bize de “al gözüm seyreyle” demek kalıyor. Bakarsınız bu iki parti de yeni kurtuluş reçeteleri, yeni milatlar, yeni sosyal ve ekonomik restorasyonlar, yeni “Atatürkçü” projeler üreterek savaşı iki koldan değil dört koldan ilerleterek bölünmeyi daha da çabuklaştırırlar. Ta ki Kürtçülük ve Şeriatçılıkla savaşabilecek; “tek dil, tek bayrak, tek millet” diyebilecek, ABD’ye bağımlı bir ekonomik kalkınma programının mümkün olmadığını halka anlatabilecek yepyeni bir parti ortaya çıkana kadar...
|