02.06.2008/Sayı:189
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

... Ve Evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan(9)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Aylardan artık haziran mıdır yoksa bir karşı aralık mı? Yağmur ve rüzgarlardan anlayamadım da. Bu Londra’larda... Anlayamadığım bir şeyler daha var: Neden ayrılık bir sözcük gibi değil de, bir cümle gibi? Uzun ve uzun. Engerek gibi takılıyor boğazıma ayrılık. Her şeylerden ayrılmak: Aşktan, sevgiden, sevgiliden, mutluluktan, acıdan, anadan, babadan, yavrundan, ekmekten, kentinden ve nihayetinde de memleket. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Sabah olmuştu. Hasan ve İslim Dayı ve dükkan uyuyordular. Işık büzmelerinin gölgeleriyle uyanır gibi oldu Hasan. Önce bir gözünü açtı, sonra da diğerini. Gözleriyle aç- kapa oyunu oynuyordu. Uyanmak istemiyordu. Mutluluğun ılık mahmurluğu vardı üzresinde. Mutluluk ılıktı ancak hava soğuk. Dilim dilim diliyordu ayaz. Yorgana iyice gömüldü. İslim Dayı’ya baktı. O da uyuyordu. Sessiz ve sessiz. Ancak yorganı yoktu. Dokundu. Buz gibiydi. Yorganını İslim Dayı’ya örttü. Tavana bakıyordu Hasan. Anahtarlar yağmurlar gibi yağıyordular sankiyse. Öyle berrak geldi bu görüntü O’na. Yorganı örtmüştü ancak kendi üşümeye başlamıştı bu kez. Birden anahtar yağmuru sağnağa dönüşmüş gibiydi. O derece ürperdi bir. İslim Dayı’yı uyandırmak istemedi. Üşüyordu da ancak. Türkü demeye karar verdi. Türkü deyince üşümüyor, ısınıyordu çünkü. Hareketli bir türkü düşündü. Annesi ne derdi? Entarisi Ala Benziyor’u... O da dedi. Anası nasıl derdiyse, öyle dedi aynen. İçresi ısındı biraz. Böyle durumlarda, türkü demek tehlikeliydi özünde. İnsana en ufak şey bile dokunur. Bir örümcek ağı ağlatmaya başlatabilir insanı ya da bir yara alsan savaşta, kahkahalarla gülebilirsin. Değişik... Deli diyebilirler bazıları. Sen ne olduğunu anlayamazsın ancak. Hasan, 10 yaşında daha tabi. Ve zaman öyle durmuştu ki, sankiyse, gün, hatta ve hatta saat ve dakika ve saniye bile almıyordu o 10 yaşından Hasan. Buzdağı gibi donmuştu o 10 yaş. Bir buzdağı... Görünmeyen kısmında neler gizlidir kimbilir? Hasan, 10 yaşında. Türküler diyor ve yetişkin insanların o örümcek ağı ve kurşun yarası duygularını duyabiliyordu. Ve... Ne olduğunu anlamadan birden duymaya başladı o duyguları. Nedendi ki? Birden ağlamak, hemen ardından da gülmek istiyordu. Ancak ağlamak yasaktı. Ağlamak yerine bir karşı gülüş yapıyordu ya da ters gülüş. Gören biri olsa, zaten ağladığını anlardı Hasan’ın. Peki nedendi cidden bu duygu? Ne istesindi ki artık? Bir ailesi vardı artık: İslim Dayı. İyi biriydi. Seviyordu. İslim Dayı da seviyordu Hasan’ı. Falan ve filan. Ancak ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Neydi bu, neydi peki?..

Fıransız yazar Purust vardır ve O’nun gündeme getirdiği gönül belleği. Bu, şudur: Bir yerde bir şeyler yiyor ve içiyorsunuz, yediğiniz ve içtiğiniz o tat sizi, o tadı ilk tattığınız an’a ya da yere götürüyor. Tat tadmadan çok, duygu tatma olayına dönüşüyor durum ve özlemsel bir duygu sağnağına, anılara boğuluyor insan. Geçmişe dönüyor. Nedendir bilinmez böyle bir duyguya çakıldı o an Hasan. Tıpkı, Üsküp’den ayrılırkenki aynı duyguya. Duyar duymaz bu duyguyu, hararetli bir biçim endişeye sevk oldu. Üşümekten daha çok ürperdi birden. Neden duymuştu ki bu duyguyu şimdi? Nereden çıkmıştı bu gönül belleği? Neden Üsküp ve ne alaka? Öyle bir durum yoktu ki şimdi. Yoktu ancak büyüm büyüm büyüyordu içresinde bu endişe. Bir kalp kırizi gibiydi adeta. Hem de o yaşta... Birden kötü oldu Hasan. Bu duygu da birden gelmiş idi zaten. Çapa atar gibi denize aynen. Güm ve küt diye oturmuştu sinesine. Ve kalmıştı orasında bu müntehir duygu. Çapa gibi de tarıyordu da bazen ve taradıkça da kan damlıyordu içresine. Dayanamıyordu Hasan. Dünya, gövdesi kadar daralmıştı sankiyse. Karabasanlar bedeninde çadır kurmuştular. Bir baskı. Bir acı. Ve... Birden bir rahatlama. Anlayamamıştı Hasan durumu. Hele ki, şu birden olan rahatlamayı. Anlamaya çalışırken, camda iki parmak sesi: Tık. Tık. Baktı ki: Bir adam. Adam bir daha: Tık. Tık. Kalktı yerinden Hasan. Kapıya doğru yöneldi. Adam da yöneldi. Hasan kapıyı açtı:

“Buyur, amca?”

“Eyvallah.”

“Ne istemiştin, amca?”

“İslim Dayı’yla konuşacaktım? Sabahtan beri arıyorum yok. Evinin önünde beklmekten helak oldum. Son çare ‘buradadır’ dedim, Allah’dan burada. Çok acele bir işimiz var.”

“Ne ile ilgili, amca?”

“Sanırsam senle ilgili.”

“Benle mi?”

“Evet, senle.”

“Aaaaaaaaaaaaaa! O zaman sen amcaaaaaaaaaa.... Muhtarsın.”

“Evet.”

“Hemen İslim Dayı’yı uyandırayım o zaman.”

“Hadi bir zahmet.”

Muhtar kapıda bekliyordu. Hasan, İslim Dayı’yı uyandırmaya gitti. Çöktü yanına. Çok derin uyuyordu. Dürttü bir kez. Uyanmadı. Dürttü iki kez. Uyanmadı. Uyanmadı. Dürttü üç kez. Uyanmadı. Uyanmadı. Uyanmadı. Dürttü dört kez. Uyanmadı. Uyanmadı. Uyanmadı. Uyanmadı ve uyanmayıp, uyanmayıp, uyanmayıp ve uyanmayınca; heyecanlandı Hasan. Koştu muhtara hemen:

“Muhtar Amca, uyanmıyor.”

“Uyanmıyor mu?”

“Uyanmıyor.”

“Ah be, İslim Dayı’m!”

İçreye girdi muhtar. Hasan da berisinden. Muhtar, ilişti yanına İslim Dayı’nın. “İslim Dayı’m” diye seslendi bir. Duymadı. Seslendi iki. Duymadı. Duymadı. Seslendi üç. Duymadı. Duymadı. Duymadı. Seslendi dört. Duymadı. Duymadı. Duymadı. Duymadı ve duymayıp, duymayıp, duymayıp, duymayıp ve uyanmayınca İslim Dayı; Muhtar tuttu nabzını ve dinledi İslim Dayı’nın kalbini. Dinleyince de:

“Eyvah!”

“N’oldu, Muhtar Amca? Kötü mü? Hekim çağıralım mı?”

“Hekimlik değil, imamlık olmuş İslim Dayı.”

Hasan yıkıldı birden ve 5 dakika önceki gibi hissetti kendini. Kalp kırizi geçiriyordu sankiyse. Ne yapacağını bilmiyordu. Ürperiyordu. İçresinde ciyak ve ciyak martılar çığlıkları kopuyordu. Muhtar da yıkılmıştı. Ağlıyordu. Bundandır, Hasan’ı sakinleştirecek kimseler de yoktu o an orada. Ağlayamıyordu da Hasan. Delirecek gibiydi. Birden içresindeki martılar ağzından çıkıp, ciyak ciyak bağırdılar. Mahallede yankılandı bu ses. Evlerin örtük perdeleri açıldı. Ardından da pencereler. Komşular meraklı bir biçim bakıyordular. İkinci çığlık dalgası da kopunca Hasan’dan, kapılar da açıldı ve konu komşu yağdı İslim Dayı’nın yanına. Görenler hemen ağlamaya başladılar. Görmeyenler ise, İslim Dayı’ya o biçimdeyken bakmak istemeyenlerdi. Bağrışmalardan olayı duyan bir hekim geldi hemen. Yeni bir hekim. Herhal, Askeri Tıbbiye öğrencisi. Bir de, O baktı son kez. Ne yazık ki, muhtar haklıydı. İslim Dayı göçmüştü. Muhtar ‘nedenini’ sordu. Yanıt: “Üşümekten, donmuş. Bu yaşta üşümek tehlikelidir.” Hasan, bir daha yıkıldı tabi. Üşümesin diye Hasan, kendisine örtmemişti örtüyü İslim Dayı. Bu da, sonu olmuştu. Katil gibi hissediyordu Hasan. Değildi. Ancak değil olması da önemli değildi çünkü bir kere öyle hissediyordu kendini Hasan. Değil olsa neydi olmasa ne? Gerçek pek de bir şeyleri değiştirmeyecekti ilerki yaşamında Hasan’ın. Gerçek, olaylar karşısındaki bir avuntudur zaten. Öyle değil mi, Sağdıç, öyle değil mi?..

Biraz zaman geçti. Hasan sakinledi. Kızgındı ancak. Neye kızgın olduğunu bilmiyordu. Belkiyse, o Üsküp duygusuna kızgındı; o 15 dakika önceki duyguyu ve 10 dakika önceki İslim Dayı’nın vefat haberini tetikleyen, o Üsküp duygusuna... İslim Dayı babası olacaktı. Ancak bir baba kaybetmiş gibi değildi Hasan. Daha kötüydü. Tek bir babadan çok, bütün bir aile yitirmiş gibiydi O. Öyle bir duyguydu bu. İkinci ailesini yitirmişti Hasan. O yaştaki bir çocuğun ömründe, iki aile harcanmıştı yaşam tarafından. Ağırdı bu. Kalın ve uzundu da. Öyle ters ve karşı bir duygu. Hasan, yere çömelmişti. Duruyordu. Sağlık ocağından sedye ve hemşireler geldiler. Aldılar, götürdüler İslim Dayı’nın bedenini. Hasan, yere çömelmişti. Duruyordu. Yanına muhtar geldi. Teselli etti birkaç sözle. Hiçbirini dinlemiyordu bile bile. Duyduğu ve duyacağı hep aynı sözler olacaktı. Muhtar ayrıldı yanından Hasan’ın. Hasan, çömelmiş duruyordu. Bir bakmamaya doğru boş boş bakıyordu. Ağır adımlarla genç Askeri Tıbbıyeli hekim geldi. Teselli yerine adını sordu Hasan’ın:

“Hasan”

“Benim ki de: Necdet Ekrem. Memnum oldum Hasan.”

“Ben de.”

“İyi, iyi...”

“İyi.”

“Şimdi ne yapacaksın, Hasan?”

“Bilmem.”

“Tanıdığın eş, dost, akraban var mı hiç?”

“Yok.”

“Yok mu?”

“Hımmmm... Bu durumu muhtarla konuşmamız lazım. Sen bekle burada Hasan.”

Hasan yine kimsesizdi. Bu durumda yapılacak şey: Yetimhaneydi. Başka bir çıkar yolu bulunur muydu, Sağdıç, şimdilik bilmiyorum. Belkiyse, birinin evlat edinmesi. Zaten Necdet Ekrem de, muhtarın yanına bunun için gitmişti. Olacakları O da biliyor, bu yaştaki bir çocuğun yetimhanelerde sürünmesini istemiyordu. Muhtara asıl gidişinin nedeni:

“Muhtar Bey, bu vaziyette küçük Hasan’ın başına neler geleceğini biliyoruz. Sualim, Hasan’ı evlat edinip edinemeyeceğinize dairdir.”

“Genç Adam halimiz belli, bende de 5 boğaz var. Bir de Hasan olursa 6. Nasıl geçiniriz?”

“Peki başka evlat edinmek isteyecek bir aile bulunur mu buralarda?”

“Pek sanmam Genç Adam. Yoksul bir semttir burası. Zenginleri de gayrimüslimlerdir. Biliyorsunuz ki, gayrimüslimler Müslüman’ları evlat edinemezler.

“Yani, Muhtar, diyorsun ki, Allah aşkına, din-i Muhammed’den biri bile bu yavrucağı himayesine alamaz; öyle mi?”

“Maalasef, Genç Adam.”

“O vakit, Peygamber Ocağı alır.” (kısık sesle)

“Efendim?”

“Yok bir şey, Muhtar Bey. Ben, Askeri Tıp öğrencisiyim. Adım, Necdet Ekrem’dir. Müsadenizle, Hasan’ın işlemlerini ben yaptırmak isterim.”

“Ama nasıl olur?”

“Siz, Devlet’i Aliye’nin askerine itimad etmez misiniz, Muhtar Bey?”

“Yok... Yok, öyle bir şey demedim vallahi!”

“O vakit..!”

“Buyrun, müsade sizin Genç Adam.”

“Teşekkürler, Muhtar Bey.”

“Ben müteşekkirim...”

Necdet Ekrem, Hasan’ın yanına gitti. Hasan’ın elinden tuttu ve kaldırdı yerinden. Hasan ne olduğunu anlamadı. Yalnızca “Kalk, gidiyoruz” komutuna uyarak yola koyuldu Necdet Ekrem ile. Hasan’ın elinden bir asker tutuyordu. Tutacaktı da...

Necdet Ekrem ile yürümeyi sürdürdüler. Hasan’ın hiçbir şey umrunda değildi. Ne yoruluyor, ne de yorulmuyordu yürürken. Ancak Necdet Ekrem, Hasan’ın bu halini yorgunluğa verdi ve bir araba çevirtti. Bindiler atlı arabaya. Sürücüye, gidilecek yeri söyledi Necdet Ekrem. Atlar yürümeye başladılar. Hasan dışraya bakıyordu. Necdet Ekrem Hasan’a. Hasan, 10, Necdet Ekrem, 20 yaşında idi. Ancak, Hasan’dan küçük gösteriyordu şu an. Zaten Necdet Ekrem’de bu durumun nedenine bakıyor ve nedenini anlamaya çalışıyordu. Anlamayacaktı tabi. Anlaması için Hasan olması bile yetmezdi. Başka şeyler gerekti. Olmayacağına göre, bu konuda konuşmanın pek anlamı yok. Hasan dışraya bakıyordu. Dünya, bir gölge gibi geçiyordu önünden. Ağaçlar ağaç değil, insanlar insan değil. Hasan da, Hasan değil; kendisi de kendisini bir gölge gibi geçtiğini düşünüyordu kendisinin önünden. Ah Hasan, ah! Derinlere dalmıştı yine. Anasını düşünüyordu. Anasını düşünürken, neden hiç babasını düşünmediği aklına geldi. Anasının değeri sabitti. Ya babası? İslim Dayı ölünce anladı biraz da babasının değerini Hasan. Ana, hep varoluyordu; ancak, babalar, ölünce doğuyordular sankiyse. Ölmeden önce babalar, ikinci sınıf bir insanlık yaşıyordular anaların karşısında. Çoğu kez sert yüzlü, eve anca akşam gelen, çocuklarını sevmeyen bir yabancı. Ancak babalar bir Anka kuşu gibi, ölünce doğuyordular; değerleri o zaman anlaşılıyor idi. İslim Dayı sayesinde, Hasan, babasını artık daha sık düşünecek ve daha sık anacaktı. Hem, anası da sevinecekti buna herhal. Hasan dışraya bakıyordu. Ancak, babası düşünce aklına birden kendine geldi. Baktı ki, bir arabada. Tam “Nereye gidiyoruz? diye soracakken, durdu araba. Kafasını kaldırdı Hasan ve Istanbul’a geldiğindeki o uçuk sarı binayı gördü yeniden. Tıpkı bir tekrar görüm gibiydi. Şaşırdı. Bir yandan da sevindi. Yüzbaşı Ziya Hakkı’yı görecekti yine. Girdiler binaya. Her şeyler canlanıyordular yeniden gözlerinde. Aynı kapıdan girdiler. Aynı tavan. Aynı merdivenlerden çıktılar. Yine aynı çiftli kapılar. Necdet Ekrem kendisini tanıttı ve görüşme isteğini iletti. Kapılardan biri açıldı. Tık. Tık. “Buyrun” komutu. Emir erinin isteği iletmesi. Erin çıkması ve yeniden kapıyı vurması. Diğer kapının açılması ve... O da ne? Ziya Hakkı değildi masada oturan. Başka bir yüzbaşı idi. Necdet Ekrem girdi içreye. Tanıttı kendini. Ardından da Hasan girdi odaya. Necdet Ekrem uzun uzun olayı anlattı Yüzbaşına. Yüzbaşı dikketlice dinliyordu. Hasan şaşkın şaşkın bakıyordu. Yüzbaşı bir yandan Necdet Ekrem’i dinliyor, bir yandan da Hasan’ın şaşkın bakışlarını izliyordu. Dayanamadı:

“Hasan, değil mi?”

“Evet, Efendim.”

“Neden öyle bakarsın bana?”

“Siz, Ziya Hakkı Yüzbaşı’m değilsiniz. Bura, O’nun yeriydi.”

“Aaa, evet. Kendileri selefimdi. Ancak, tayin edildi. Bilmiyorum nereye? Yakının mıydı?”

Ne farkederdi ki artık? Istanbul’daki ilk yakını idi. Belkiyse şimdi en uzağı...

“Yok, Efendim.”

Necdet Ekrem izin istiyerek, sözlerini sürdürdü ve sonuna gelmeden sözlerinin:

“Benden peki ne istiyorsunuz, genç namzet?”

“Komutanım, kimsesi yok. Yetimhaneye gidecek. Askeriyeye alsak diyorum...”

“Nereye?”

“Kuleli olabilir, komutanım.”

“Kuleli... Kuleli... Kuleli... Kuleli’de yer yok idi.”

“Ne yapalım, komutanım?”

“Bursa olabilir. Yatılı. Bursa Askeri Işıklar Lisesi.”

Hasan, şaşkın şaşkın bakıyordu yine. Bursa mı, ora neresi ki?

“Tamamdır. Bursa’ya gitsin. Ben şimdi Lise müdürüne bir mektup yazar, yanınıza veririm. Vardığınızda da, mektubu iletirsiniz.”

“Peki yaş, komutanım?”

“Kaç yaşında, kaç yaşındasın, Hasan?”

“10, Efendim.”

“Bir şey olmaz. Ama yine de belirtiyim bunu mektupta.”

“Sağolun, komutanım.”

“Tamam, çıkabilirsin. Çocuk sana emanet. Tamam mı, namzet?”

“Emredersiniz, komutanım”

Hasan’ın tam da anlamadığı olaylar gerçekleşmişti odada. Her şeyleri ilerki günlerde anlayacaktı Hasan. Ama yine de sordu:

“Ne oldu?”

“Yola çıkıyoruz şimdi. Yolda anlatırım.”

“Neden şimdi demiyorsun, Abi?”

“Abi değil, komutanım diyeceksin artık.”

“Komutanım mı? Neden?”

“İzah edeceğim ya yolda...”

“Nereye gidiyoruz peki?”

“İlk hedefimiz Bursa. Marş, marş Hasan! Marş, marş!”

Şimdilik bu kadar yeter. Birazdan yine devam ederiz. Merak etme. Zaten sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe