| Vedii Bilget |
27 Mayıs hep yaşayacak! Nesnel nedenler, insanın bilinç ve isteminden bağımsız olarak etken olurlar. Öznel nedenler ise, nesnel olanların insan bilincindeki yansımasına dayanan eylemlerdir. Ancak neden’in “vesile” (nedence) ile karıştırılmamasına dikkat edilmelidir. “Vesile” de aynen neden gibi, bir olayın gerçekleşmesinde etken olabilir. Ama bu, neden gibi temel bir etken değil, görünüşte (zahiri) ve zorlamalıdır. “Vesile”den gelen bir olayda, başka olaylarca yapılan dış etkilerin rolü kadar, o olayı geliştirici iç çelişkiler de önemli bir etmendir. 27 Mayıs olayında “neden” etkendir; 12 Mart’taki gibi “sosyal gelişmenin ekonomik olanı aştığı” ve 12 Eylül’deki gibi “anarşi” vesilesi değil... Başka bir deyişle, 27 Mayıs zahiri ve zorlamalı ya da eylemi belirleyenlerin iç çelişkileriyle gelişmiş bir olay değildir. Tarıma dayalı toplumun sanayileşmeye doğru atılımı sürecinde, toplumsal yapıda doğan farklılaşmanın eylemi belirleyenlerin bilincinde yansımasının önemli bir aşamasıdır. Gerçi, bu önemli neden, 27 Mayıs günlerinde ve ertesinde gözden kaçırılmıştır ama bu da çok doğaldır: Çünkü önce olaylar yaşanır, sonra yaşanılan olayların bilincine varılır. Üstelik bu önemli nedeni gözden uzak tutturarak bilincin eylem üzerindeki etkisini ve dolayısıyla o süreçteki Silahlı Kuvvetler bilincini küçümsemek yoluyla 27 Mayıs’ı yalnızca DP iktidarına tepki “vesilesi”ne indirgemek, sermaye güçlerinin ve iç çelişkileri zorlama yoluyla aşma yanlılarının işine gelmiştir. Her iki kesim de, toplumu bu yolda koşullamanın tüm etkinliğinde birleşmişlerdir. Dahası, Silahlı Kuvvetleri CHP ve İnönü’nün yedek gücü olarak sunmak çabasına da girişmişlerdir. Oysa, DP tek parti döneminin -dolayısıyla CHP ve İnönü’nün- ideolojik mirasını asla reddetmemiştir. Ve bu bakımdan 27 Mayıs, tek parti dönemi ideolojisine de karşı bir eylemdir. Ve böyle olduğu içindir ki, o ideolojinin kör karanlığından çıkış noktasının, toplumsal koşulların yeniden örgütlenmesinde olduğuna inanmıştır. Devlet yönetiminin öğeleri toplumsal denetimin öğeleri arasında bir iç içe geçiş durumu olmadıkça demokrasiden ve demokratik işlerlikten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Siyasal devletin karşısına, toplumsal devletin üstünlüğünü koymuştur. Ancak bu belirlemelerde bulunurken, ne 12 Eylül gibi kendisini kitlenin doğal vekili sayma saplantısında olmuş ne de ona ültimatomlar halinde politikalar dayatmıştır. Ülke için ortalama bir demokrasi önerenlere karşı, demokrasiyi örgütlü ve özerk bir halk katılımının siyasal ve yönetsel eylemi üzerinde yaşatmayı öne çıkarmıştır. Ve sivil güçlerin tartıştığı ama henüz yol alamadığı demokrasi alanında, 27 Mayıs, özgürlük bayraklarını dalgalandırmıştır. Öte yandan, eylemin nesnel ekonomik nedeni de, toplumdaki mülkiyet ilişkilerinin 27 Mayıs’tan sonra belli bir değişime uğramasıyla, tekelciliğin bu dönemi izleyen süreçte oluşmasıyla kendini tanıtlamıştır. Bu gelişim eyleme gölge düşürmemiş, tam tersine ve tarihsel eytişim yasaları önünde, 27 Mayıs’ın önemli bir evrim süreci olduğunu kanıtlamıştır. Zaten bunun ayrımına varan sermaye güçleri, kaba bir taktik gereği, Silahlı Kuvvetler içindeki tek tek bireylerin diktatörlük güdülerini okşamaya koyulmuştur. Bunun sonucunda ise, gerici ve kafatasçı diktacılığı ülke için tek çıkar yol olarak benimseyen Türkeş ve izleyicilerinin sayesinde, Silahlı Kuvvetler, kendisinden kat kat diktacı ve gerici sermaye güçleri karşısında 27 Mayıs darbecisi olarak suçlanmanın acıklı durumuna düşmüştür. Bu noktadan sonra, 27 Mayıs’ın getirdiği evrim ile toplumsal devrim arasındaki eytişimsel bağ koparılmıştır. Ve artık sermaye güçleri de, Türkiye’de şu ya da bu parti arasında bir yeğ belirlemek yerine, güdümlü demokrasi ile askersel demokrasi arasında dönemsel yeğler belirlemeye başlamışlardır. 27 Mayıs, kendini olduran nedenden soyutlanıp koparılmış, sonraki dönemlerde görüleceği gibi, askerlerin yönetsel erke eylemli katılımlarının herhangi bir “vesile”sinin yansıması boyutuna sıkıştırılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, 27 Mayıs, Silahlı Kuvvetler’in dünü ile bugününün bir hesaplaşması şekline konulmuştur. Oysa o görkemli evrim sürecini yaşayan bizler, Pierre de Blois’nın bir sözünü değiştirerek söylersek, 27 Mayıs’ın üzerine çıkan ve ondan daha uzaklara bakabilen ve görebilen kişilersek, bunu hep ona borçluyuz. Demokrasi ve özgürlük sorununun hiç bir zaman bu genişlikte ve bu derinlikte ortaya konulduğu ve değer kazandığı bir dönem daha yaşamamıştır ülkemiz. Peki, buna karşın, 27 Mayıs askersel bir müdahale değil midir? Evet, öyledir. Ne ki, 12 Mart ve 12 Eylül güçlerinin öne sürdükleri gibi, askersel müdahalelerin ulusal özellikleri diye bir şey yoktur. Ama dönemsel özellikleri vardır. Örneğin, 12. Yüzyılda militarizm, Japonya’da “çadır ve karargah hükümeti” yönetimini zorla kabul ettirmiştir. Japonya, bir Genelkurmay tarafından yönetilen askersel devlet özelliğini almış ve bunu bugün de daha değişik bir biçimde sürdüregelmektedir. “Çadır ve karargah hükümeti yönetimi”ni zor yoluyla Türkiye’ye koşullamaya kalkışan Türkeş ve izleyicileri 27 Mayıs’ta Silahlı Kuvvetler bünyesinden dışlanabilmişlerdir ama yirmi yıl sonraki bir askersel müdahale salt bu yöntem biçimi üzerine kurulmuştur. İşte dönemsel özelliğin en somut vurgusu! Yoksa, Türkiye’de askersel müdahalelerin mutlaka parlamenter demokrasiye(!) dönmek gibi bir ulusal özelliği olduğu savı asla doğru değildir. Hangi ülkede sürgit erki elinde tutabilmiştir ve tutabilir ki askersel yönetimler? Bu ayrıma varılmaz ise, 27 Mayıs’ın dönemsel özelliği ve “nedeni” gözden yitirilir, diğer “vesileci” müdahaleler gibi bir düzeye indirgenir. Bu da 27 Mayıs’ı ezmeyi hedef alan sermaye güçleri kadar onun bayram olumunu önleyenlerin de istediği bir olgudur. Bu iki ayrı güç, sessiz işbirliği içinde, söylevleri, yazıları, çıkarcı kalemleri ile 27 Mayıs’tan ve onun ufkunu açtığı özgürlükler sürecinden intikam kuşakları hazırlamaya koyulmuşlardır ama onlar, Atatürk’ten intikam almak için eylemde bulunan Şeriat güçlerinden daha az masum değillerdir. Onlar, kendilerinin gerçek kimliklerini gözden saklamanın yolunu, 27 Mayıs evrimini gözden uzak tutmakta bulmuşlardır. Ve 27 Mayıs’ı karalayıp bayram takvimi dışına atmakla, Türkiye’yi yalnız geçmişteki demokratik ve özgür ufkunu tümüyle yadsıyan köksüz, hayalet bir toplum olmaya itmemişler, Mustafa Kemal’in Silahlı Kuvvetler’inin özgün var oluşunun geleneksel gerçeklerini de ilelebet terk etmesini koşullamak istemişlerdir. Onlar “vesileye dayalı askersel müdahalelerin koşullarını yerli yerinde tutarak, demokrasiyi, iki müdahale arasında nöbet değiştirip silah elde bekleme süreci olmakla sınırlama tutkunudurlar. Anayasa değişimi ve Rabıta olguları, bu yönde ne denli başarılı olup olmadıklarının göstergesi olacaktır ileride. Ne ki, Graham Wallos’ın çok anlamlı bir deyişiyle özdeşleştirirsek, 27 Mayıs, “hayal kırıklığına uğratıcı olayların bulutları arasından bir parçacık mavi gökyüzü görmek” demek de olsa, o bir parçacık özgür maviliğin bayramı olarak hep yaşayacaktır Türkiye’nin evriminde...
|