26.05.2008/Sayı:188
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövABD ekonomisinin önlenemez açmazı

Amerikan ekonomisi, 1930’ların büyük bunalımını anımsatır biçimde, ağır bir çöküş ortamı içinde bocalıyor. Bu ülkenin karar verenlerinin en korkulu karabasanı böylesine büyük bir bunalımın karşılarına bir daha dikilmesidir. Günümüz Amerikan toplumu benzer bir tehlikenin işaretlerini görmezden gelinmez biçimde veriyor. Bu oluşum yalnız ABD insanını değil, kürenin dört-bir yanını, bu arada Türkiye’yi olumsuz yönden etkileyecek, özelleştirme odaklı tüm iktidarları sarsacaktır. Ancak, daha şimdiden çıkarılacak kimi dersler var. Zararı azaltmak için önlemler düşünmenin zamanıdır...

Konu, kürenin neredeyse tümünü sıkı denetimi altında tutan Amerika’da belirgin ekonomik bunalım işaretlerinin varlığıdır. Bu nedenle, 1930’lar korkusunu kısaca anımsamakta yarar var. Seksen yıl öncesinin Amerika’sı, ondan önceki dönemleriyle karşılaştırıldığında, daha ileri ve göreceli bolluk içindeydi. Ancak, dünyanın en ağır ve en uzun ekonomik bunalımı da bu teknoloji çağının ve görünürdeki zenginliğin ortasında vurdu. Kapıyı yumruklayan yıkım bir süredir paldır-küldür palazlanan sermayeci yapının kendi sınırlarına gelip dayandığını kanıtladı. Bundan sonrası, başta sıradan Amerikan yurttaşı olmak üzere, küçük, orta ve kimi büyük özel işletmeler için görülmemiş bir çöküştü. Örneğin, hisse senedi piyasası iskambil kâğıdı gibi dağıldı. Büyük para babalarından Henry Ford bunalımı iş yerlerinde “çalışanların tembelliği” ile açıklamağa kalkışmış, işçi çalışmak istiyorsa tümüne yetecek iş bulunduğu görüşünü ilk günlerde bol keseden savurmuştu, ama bu sözlerinin üstünden ancak birkaç hafta geçmişti ki, on binlercesini kendi çıkarmak zorunda kaldı.

Büyük bunalım gelip çatıncaya değin, milyonlarca işçiye sürekli olarak hak ettiğinden az ücret ödenmiş, sendikalaşmaları engellenmiş, iş bırakmak gibi eylemlerde direnenlerin üstüne polis, kurt köpekleri ve asker yollanmış, su sıkılmış, cop ve silâh kullanılmıştı. Bu arada, bir avuç insanın kasalarında da görülmemiş kârlar istifleniyordu. Bu kasa sahiplerinin bir bölümü bile, paraları pul olunca, gökdelenlerden atlayıp yaşamlarına kendi elleriyle son verme dışında çıkar yol bulamamışlardı. Böylesine bunalımın bile yıkamadığı en büyük sermaye çevrelerine de altlarındakilerin varlıklarını ucuza kapatmak düştü. Öte yandan, açlık sınırındaki milyonların çoğalan ürünü alacak paraları yoktu. Sokak başlarına konan kazanların içindeki çorba eski püskü giysili ve uzun kuyruklar oluşturan yurttaşların ellerindeki kâselere birer ikişer kepçe olarak dağıtılıyordu.
Adam Smith
Adam Smith

Her katmandaki Amerikalının bugün de en büyük korkusu budur. O yılların bunalımını o zamanki Başkan (1933-45) F. D. Roosevelt’in (1882-1945) “Yeni Düzen” dediği önlemler de çözemedi. İmdada İkinci Dünya Savaşı yetişti. Bu arada, Başkan Roosevelt’in Amerikan savaş gemilerini (Japon saldırısını tetiklemek için) Büyük Okyanus’un tam ortasında Pearl Harbor limanında bilinçli olarak topladığı ve 1941’deki düşman baskınını kolaylaştırdığı ya da önceden bildiği yolunda yorumlar da var ki, güvenilirlik dereceleri kuşkuludur. Öte yandan, sürekli savaş ekonomisinin işsizliği dayanılabilir oranlarda tuttuğu bir gerçektir. Bu durumda, gene kazanan büyük sermaye sahipleri oldu. Ülke sıcak savaşın bitimini izleyen ABD-Sovyet Soğuk Savaş ikliminde gene yukarı sınıfa büyük kazançlar sağlayan silâh üretimine ve birbirini izleyen çatışmalara yöneldi.

Gene yineleyelim ki, 1930’ları anımsatır şiddette bunalım Amerika’da karar veren konumundakilerin korkulu düşüdür. Ancak, o yılların yıkımı bugüne değin bir daha gelip çatmadı. Bunun nedenleri var. Asya’da Kore ve Vietnam savaşları başta olmak üzere, Soğuk Savaş ortamının en üst düzeyde tuttuğu çatışmaların gerektirdiği askerî harcamalar ekonomiyi bir ölçüde rahatlattı. Birçok yeni endüstri dallarının devreye girmeleri, anakentlerin çevresinde gitgide genişleyen uydu yerleşim bölgelerinin fışkırmaları ve bunları birbirine bağlayan yeni ulaşım ağlarının kurulmaları nedeniyle ekonomi hareketlendi. Tüketiciye ürün beğendirme çabaları paketleme ve hemen atılacak şeyler gibi yararsız ama ekonomik eylemi çeşitlendirici ve alıcıyı özendirici önlemleri de kullandı. Ayrıca, ekonominin malî üst yapısı öylesine büyüdü ki, üretimin kendi bile onun yanında ufak kaldı. Yakın geçmişte ama artık gözden gitgide uzaklaşan o yıllarda, Amerikan ekonomisi bu yollardan artı ürünü kendi içinde yok etmeyi başararak çok ciddî bunalımlardan korunabildi.

Ne var ki, bu yeni öğeler ek çelişkiler de yarattı. Amerikan ekonomik biçimi çok daha geniş bir coğrafyaya yayılınca, bu genişlemenin de sınırları ister istemez olacağından, benzer çelişkiler bu kez daha geniş bir alanda ortaya çıktı. Üstelik, genişleme yavaşlayınca üretimin gene durgunlaşması kaçınılmazdı. Önce, Amerikan toprağının içinde yepyeni olanaklar yoktu. Yabancı ülkelerin topraklarını zorlamaktan başka çıkar yol görünmüyordu. Onların tümünün içine girilse bile, onların da eninde sonunda sınırları olacaktı. Dünyadaki toplam askerî harcamaların önemli bir bölümünü tek başına yapan Amerika, Soğuk Savaş sona erdikten sonra bile, başka hiçbir devletin geçmişte ya da günümüzde eşitleyemediği böylesine sınırsız bir bütçeyi ufaltmamak, giderek daha büyütmek için yeni nedenler buldu. Ayrıca, dallanıp budaklanan gereksiz ürünler ekonomik harcamaları arttırmış, bu sınırlı alanda rekabeti körüklemişti. Nihayet, üretim temeli göreceli olarak durgunluk içindeyken, malî üst yapının dev gibi büyümesi sermayeci ekonomiyi küre çapında bir belirsizliğe sürüklemekten geri kalmadı.

İçinde bulunduğumuz aşamada Amerikan para dünyasının en büyük kuruluşları toplam bir trilyon dolara varan zararla boğazlarına değin batmış durumdadırlar. 1930’lar deneyimini bir daha yaşamamak için, devletten çok büyük ölçüde bir kurtarma eylemi bekliyorlar. Tekelci sermayenin görüşüne göre, devletin görevi onlara destek olmak, kazanç kapılarını yurtta ve dışarıda ardına dek açmak ve sorunları özel para merkezleri yararına çözmektir. Ancak, küçük işletmeler ya da bireyler batma tehlikesiyle karşılaşırlarsa, devletin onlara yardımı demokrasi ile eş tuttukları “özgür pazar” ilkelerini çiğnemektir. Onlara bakılırsa, devlet yalnız tekelci sermayenin imdat çağrılarına olumlu yanıt vermek zorundadır. Bu desteğin bedeli halkın sıradan bireylerinin sırtından çıksa bile, kurtarma eylemi yalnız toplumsal piramidin doruğunda oturan ve nüfusun çok küçük bir azınlığını oluşturan büyük sermaye sahipleri için geçerli olmalıdır.

Ne var ki, kurtarma eylemini devlet adına yapacak olanlarla bu çöküşü hazırlayanlar aynı çevreler, giderek çoğu kez aynı kişilerdir. Ekonomik kara yıkım kapıyı çalana dek, ürünlerin ederlerini ve bu yoldan kendi kârlarını arttıranlarla onlara ham madde kaynakları ve pazar bulan Beyaz Saray, Kongre ve benzeri devlet kurumları sürekli dayanışmış ve bugünlere birlikte ulaşmışlardır.

Bu ulaştıkları nokta ekonomik bir bataksa ve yaşamın içinde uçuruma varan eşitsizlik ve çürümüşlük varsa, sistemin çöküşünü sermayecilik çerçevesinde kalmak koşuluyla yanlış bir uygulanmayla anlatmak eksik bir yaklaşımdır. Bugünlerin batağını ülkemiz televizyon ekranlarına da yansıyan ünlü Amerikan ailelerinin, örneğin Hilton otel zincirinin sahibinin kızlarından Paris’in ya da benzerlerinin servetlerinin (özgür rekabet yerine) çalıntılara dayalı oluşuyla açıklamak (ne kadar doğru olsa da) son incelemede yanıltıcıdır. Amerikan toplumundaki eşitsizlik ve çürümüşlük onu Brezilya, Rusya ve petrol zengini kimi Arap ülkelerine benzetmemizi gerekli kılar. Tüm bu ülkelerde yalnız varlıklıların hakları ve ayrıcalıkları vardır. Amerikan toplumunun en üst katmanını oluşturan ufak azınlık başarısını “özgür pazar” sistemine değil, kamu kesesinden çaldıklarına borçludur. Hele ABD eski Başkanı (1981-89) Ronald Reagan’ın açtığı yeni küreselleşme ve özelleştirme kapılarıyla en çok varlığı olanlar kendilerine hizmet eden ulusal ve küresel bir sistem oluşturmuşlardır. Orada rekabet değil, tekelcilik ve devletin yalnız onlar yararına desteği söz konusudur.

Sorun sermayeci yapının İncil’i diye bilinen “Ulusların Zenginliği” başlıklı ünlü kitabın yazarı (sözde klâsik iktisatçı) Adam Smith’in (1723-1790) öğretilerinden ne ölçüde sapıldığı da değildir. Sanki Amerikan toplumunda Smith’in önerdiği özgür rekabet yerine tekelci sermaye yararına yeni bir sistem getirilmiştir ve sorunlar sanki yalnız bundan kaynaklanmaktadır. Amerika’daki sermayeci düzenin bu İskoç yazarının önerdiği “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sisteminden daha fazla eşitsizlik ve çürümüşlük yarattığı doğrudur. Ama Smith de varlığı küçük bir azınlığın elinde toplar. Nedeni de şudur: Denetlenmeyen o sistemin varacağı sonuç ancak bu olabilir. Öte yandan, Amerika’nın bugün karşı karşıya olduğu çıkmazın nedeni hem çürümüşlük, hem de (deyim yerindeyse) ‘iyi niyetle’ yapılan değişikliklerdir. Amerikan toplumunda görülmemiş bir eşitsizlik sergilenmesinin nedeni oradaki sermayeci düzenin çürümüşlüğü değildir. Eşitsizlikle çürümüşlüğün birbirini güçlendiren özellikleri kuşkusuz var. Ancak, eşitsizlik olduğu için çürümüşlük kaçınılmazdır. Tren vagonlarını götürenin öndeki lokomotif olması gibi, çürümüşlüğün nedeni eşitsizliğin kendidir.

Üstelik, eşitsizlik Amerika’daki boyutlara varınca, toplumun kendi de demokrasi denilen kavramdan uzaklaştıkça uzaklaşır. ABD Yüce Mahkemesinin eski yargıçlarından Louis Brandeis (1856-1941) şu yargıda haklıdır: “Bu ülkede demokrasiyi kurabiliriz ya da büyük bir zenginliği birkaç elde toplayabiliriz. Ama ikisi birden aynı anda olamaz.” Bu değerlendirme kendinin kişisel bir kanısı değildi; Amerikan sahnesinde gerçeğin ta kendisiydi.

Aynı değerlendirmeler düşünce tarihinin başlarında da var. Örneğin Aristoteles (İ.Ö. 384-322) hem varlıklıdan, hem de yoksuldan korkuyor ve eşit olmayan ekonomik koşullarda yoksulların yaşamı kendilerine karşı bir gizdüzen gibi algılayacaklarını ve kurallara uymak için bir neden görmeyeceklerini, öte yandan varlıklıların da kendilerini kuralların üstünde sayacaklarını söylüyordu. Ona göre, dengeli ve durulmuş bir cumhuriyette büyük bir orta sınıf olmalıydı. Komedi yoluyla tiyatro yapmış olan Aristofanes’in (İ.Ö. 450-388) “Bulutlar” adlı oyununu anımsayanlar bu düşüncenin siyaset kuramıyla sınırlı kalmadığını da görürler. Niccolo Machiavelli (1469-1527) bile bir cumhuriyetin göreceli olarak ekonomik eşitlikle yaşayabileceğini, yoksa ya çürümüşlüğün ya da baş kaldırmanın kaçınılmaz olacağını ileri sürer. Konfüçyus’a (İ.Ö. 551-479) göre de, “zenginlik bir azınlık elinde toplandı mı dağılma, paylaşıldı mı birliktelik olacağı” görüşündedir.

Amerikan düşünce tarihinde egemen eğilim ise, yüksek ölçüde eşitsizliğin açık rekabet koşullarında demokrasiye ters düşmeyeceği inancıdır. Bu yaklaşım Amerika’nın ilk Maliye Bakanı Alexander Hamilton’dan (1755-1804) Thatcher ile Reagan’ın özelleştirme furyasını etkileyen çağdaş iktisatçı Milton Friedman’a (d. 1912) değin sürüp gelmiştir. Hamilton’un Amerikan Anayasasının tartışıldığı toplantıda bu ülkenin bir krala gereksinim duyduğunu ve halkın “koca bir hayvan” olduğunu söylediği bilinmelidir. Friedman da kanlı Şili diktatörü General Augusto Pinochet’nin baş danışmanıydı.

Adam Smith’e dayandırılan sermayeci sistemin yapısındaki ekonomik eşitsizliğin ürettiği sonuçlara karşı önlemi yoktur. “Özgür rekabet”ten yana olduklarını kalıplaşmış bir deyim gibi ileri sürenler bunun gerçek tanımına yanaşmadıkça, eşitsizlikle birlikte gelen çürümüşlük ve bunların her türlü sonuçları kaçınılmazdır. Kuşku yok ki, Amerika’da nüfusun en yukarı katmanındaki çok ufak bir azınlık devlet gücü üstünde egemendir. Günümüz Amerikan toplumu neredeyse Charles Dickens’ın İngiltere’sine dönmüştür. Yönetim, yasa ve yargı adına karar verenleri kendi hizmetinde kullanan, silâhlı kuvvetleri vurucu gücü durumuna sokan ve köktendinci kilise örgütlenmelerini de yedeğine alan en yukarıdaki sınıf kâr mıknatısından başka önder düşünce taşımıyor. Orta sınıf tehlikeli bir biçimde düşüş yaşıyor. Aşağı sınıflar da acımasız derecede sömürülüyor ve eziliyor.

Amerikan resmî çevreleri, 1930’larda olduğu gibi, bugün de “düzeni kurtarma” arayışı içinde. Almak zorunda kalacakları önlemler arasında, küreselleşmenin dayattığı özelleştirme fırtınasına ters düşerek, kimi özel kuruluşları devletleştirme seçeneği de olabilir. Amerika’da bunu kaçınılmaz gören, ancak sesleri yaygın biçimde duyulmayan çevreler de var. Oradaki karar-verici çevreler, şimdilik, J. P. Morgan ve Bear Stearns gibi tekelci sermaye kuruluşlarına kredi güvencesi vermekle işe başladılar. Bunlardan J. P. Morgan Amerikan tarihinde ilk dolar milyarderi olan özel kuruluştu. Şimdi, kendisi devletten yardım bekliyor. Yaklaşık yirmi özel kuruluş daha Amerikan merkez bankasından sonu-açık kredi sözü aldı. Çöküş bu sözlere karşın durmuş değil.

Açmazın demokrasiye ters düşen başka bir yanı daha var. Devletle tekelci sermayenin hangi koşullarda anlaştıklarını halk bilmiyor. Kuramsal olarak halk önünde sorumlu olan Amerikan merkez bankası (resmî adı: Federal İhtiyat Bankası, FRB) sıradan yurttaş için yaşamsal olan bu konuda bilgi vermekten kaçınıyor. Bankanın yaptığı küçük bir azınlığın kârlarını korumak ve kendi yanlışlarını gizlemektir.

Sözünü ettiğimiz bunalımın küre çapında etkileri kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’yi de ilgilendiren bir yanı yabancı sermayenin ürkekliğinin artması ve dıştan gelecek yatırımın bu ölçüde azalmasıdır. Sermayecilik denen hasta yapılanmanın egemen olduğu her yer için aynı şey söz konusudur. Sermaye yatırımı halk için gerekli üretim alanlarında zaten yoğunlaşmamış ve ekonomik yaşamda bir dengesizlik yaratmıştır. Bu durumda, sermaye piyasasının karar yeri olan Wall Street’in başına çeken büyük özel kuruluşların bir bölümünün ana varlıkları başkalarınca ucuza kapatılabilir. Bunu yapacak olanlar atıl duran kimi Asya ve Arap sermayesi olabilir. Bu yeni gelişmenin kaçınılmaz bir sonu da zaten çok yüksek olan Amerikan iç ve dış borçlarının daha da artmasıdır.

Bu kez, “Amerikan modeli”nin yapısındaki hastalıklar da küreselleşme aşamasındadır. Düzeni bir ölçüde kurtarabilmek için 1930’ların F. D. Roosevelt siyasetini gündeme getiren Amerikan çevreleri de var. Amerikan ekonomisindeki bu açmaz ve habercisi olduğu çöküş Türkiye toplumunu da şaşırtıcı biçimde yakalayabilir. O zaman, en fazla şaşıranlar AKP iktidarının savunucuları olacaktır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe